Her şey o marangozun hatasıyla başladı. Kendisini tanımak hiç kısmet olmadı. Kimdir, nerde yaşar, neler yapar, bilen, tanıyan kimseye de rastlamadım. Ama her şeyin onun yüzünden olduğunu biliyorum.

Aslında okulda ne güzel öğretmiştiler bize. Yargının 3 saç ayağı var demiştiler. Bunlardan savcılar yani iddia makamı ‘tez’, avukatlar yani savunma makamı ‘antitez’ ve nihayet hâkimler de ‘sentez’ üçlüsünü oluşturuyordu.

Yaklaşık 110 kişilik bir sınıftık ve tabi ki çoğumuz (yaklaşık yüzümüz) avukat olacaktık. Bu gayri resmi oranı diğer hukuk fakülteleri için de düşününce sacın savunma ayağı baya bir kuvvetli sanıyordum. Oysa bilmezdim sistemin bu kadar çarpık, adaletin bu kadar kifayetsiz olduğunu, duruşma salonuna düşmeden önce…

Okul bitti. Stajyerlik, kalem işleri, icralar derken artık ben de mahkeme kapılarında duruşma beklemeye, mübaşirlerden azar işitmeye, kalem müdürlerinin nazlarını çekmeye, hâkimlerin, savcıların mahkemeye teşrif etmelerini gözlemeye koyulmuştum.

Okulda muhabbeti çok dönen marangoz hatasıyla da ilk ceza duruşmamda tanıştım. Bizden hiyerarşik olarak hiçbir üstünlüğü olmayan ve güya silahların eşitliği ilkesi gereğince avukatlarla eşit olan savcı, karar mercii olan hakimin yanı başında oturuyordu. Kocaman bir kürsünün arkasında, hakimle aynı yükseklikten bana bakıyordular. Sağolsun, baromun benim için tahsis ettiği monitör vardı hemen önümde de, daha fazla ezilmemek için gözlerimi onlardan kaçırıp bir şeylerle ilgileniyormuş gibi yapmamı sağlıyordu.

Hukuk literatürüne marangoz hatası olarak geçmişti bu olay. Savcı için benim karşımda bir masa yapması gerekirken, tutup hakimle savcıyı aynı kürsüde oturmuştu bu marangoz. Belki de savcıyı tamamen unutmuştu, hakimin kürsüsünü uzun yapmıştı da, savcı da yer bulamayınca hakimin yanına oturmak zorunda kalmıştı, kim bilir?

Hani ben anlarım da, oturduğumuz yerden savcının da karar merci gibi durduğunu gören müvekkilime, aslında onun sadece iddia makamı olduğunu, statüsünün benimkiyle tamamen eşit olduğunu, silahların eşitliğini nasıl anlatacaktım? Kaldı ki adliyede bile odaları yan yana olan, yemeğe birlikte inen, birbirlerine çay ısmarlayan, duruşmalara biraz geç girmekte sakınca görmeyip öğlen bültenlerini birbirlerinin odalarında izleyen, kısacası acayip kanka olan bu iki makam karşısında, müvekkilime durumu izah etmem mümkün değildi.

Velhasıl o gün öğrendim ki adalet 2 ayaklı bir sacmış ve biz avukatlar, adına kamu görevi de dense, kutsal savunma da dense yargının sadece üvey çocuklarıymışız. Üç ayağın üstünde daha sağlam duracakken, o mendebur marangozun yüzünden iki ayak üstünde sürekli yalpalayan, bir türlü sağlam duramayan yargı da hepimize fazlasıyla nanik yapma işlevini görüyordu.

Neyse, bu yazının amacı avukatların ne kadar bahtsız insanlar olduklarını anlatmak değil. Bu yazıyı hemen her gün birilerinden eleştiri veya hakaret işiten, onlar beni ne kadar dışlasa da bir zamanlar sıra arkadaşım oldukları için onlara hiç kızmadığım sevgili hakim ve savcılarımıza destek olmak için kaleme aldım. Kararları hoşumuza gitmez, bizi üzer, özgürlüğümüzü elimizden alır, malvarlığımızı azaltır belki ama onlar da böyle olsun istemezdi. Her şey o marangozun suçu.

Düşünsenize, aynı apartmanda oturduğunuz komşunuzla işyerleriniz de aynı binanın aynı katında. Her gün birbirinizi görüyorsunuz. Aynı masada yemek yiyor, aynı tepsiden gelen çayı içiyorsunuz. Akşamları çoluk çocuk, ya siz onlardasınız ya da onlar sizde. Eşinizden çok onun yüzünü görüyorsunuz. Sonra bir gün işi düşüyor komşunuzun size. Çözülmesi gereken bir mesele var ve meselenin çözümünü de sunuyor. Size sadece karar vermek kalıyor. Ama derken hiç tanımadığınız adamın biri (bedbaht avukat tabi ki) gelip, “Hayır efendim, komşunuz öyle diyor, ama aslında öyle değil böyle çözülür bu mesele” diyor. E böyle bir durumda siz de olsanız komşunuzun çözümünü münasip görürsünüz ve onay verirsiniz. Haksız mıyım? Bu örnekten de anlaşıldığı üzere hakimlerimiz ve savcılarımız da marangozun bu hatasının kurbanları...

Sadece marangozun değil tabi, koca koca adliyelerde vatandaştan avukattan farklı olarak hakimlere savcılara özel asansörler, tuvaletler, otoparklar, giriş kapıları vs. yapan duvar ustasından tutun da tesisatçısına, doğramacısına, velhasıl tüm inşaat sektörlerine de tabi… Aslında bu sistemin asıl suçluları en az marangoz kadar da onlar. Ama ihale marangoza kalmış bir kere, bize de ona rahmet okumaktan başka bir şey kalmıyor.

Ah şu avukatlar olmasaydı

Yine bu marangoz kadar isim yapmış hakimlerimizden biri zamanında çok güzel bir kelam etmişti. “Şu avukatlar olmayaydı, mahkemeleri idare etmek çok kolay olurdu” demiş eli öpülesi zat. Şimdi meslektaşlarım hiç kızmasın, adam çok doğru kelam etmiş. Giriyoruz duruşmalara, yok şu şöyle yapılsın, yok bu böyle yapılsın, falanca yere yazıldı mı, filancadan cevap geldi mi diye diye duruşmaları gereksiz yere uzatıyoruz. E haliyle bu lafı eden zat da bunun farkında ve bizim varlığımızın haklı siteminde bulunmuş.

Sonra da şikayetçi oluyoruz. İşte tutukluluklar cezaya dönüşüyor, duruşmalar gereksiz yere uzuyor, müvekkillerimiz mağdur oluyor diye feryan figat ediyoruz. Halbuki bıraksak onlar işlerini rahat rahat yapsalar, ilk celsede iddianame okunur, sanıklardan diyecekleri sorulur, en geç ikinci celseden de karar çıkar, sistem de bir güzel işler.

 Ama nerde bizde o düşünce? Savunmanın kutsallığı deriz, insan hakları deriz, bizi bölmek isteyen Avrupalının bilmem hangi yasasından dem vururuz, onu yaparız bunu ederiz, davalar da içinden çıkılmaz bir hal alır işte.

Efendim neymiş, müvekkilim bilinmeyen bir dilde savunma yapmak istiyormuş. E hakim yapamaz diyor kardeşim, bilinmeyen bir dilde savunma mı yapılırmış? Sen ondan daha mı iyi bileceksin? Yahu adam hakim, hakim! Adı üstünde, olaya hakim adam. Ondan sonra da savcının biri çıkar, 152 sanıklı bir davayı “buradan alıp götürelim, rahat rahat karar vereceğimiz bir yerde görelim” der işte.

Aslında şimdi düşündüm de, o eli öpülesi zat az bile demiş. Sırf avukatlar mı? Sanıklar da olmasa mesela, o zaman daha kolay olmaz mı mahkemeleri idare etmek? Mesela KCK tutsaklarını Diyarbakır cezaevinde bırakalım, avukatları duruşmaya almayalım, davayı da Diyarbakır’dan alıp kamu güvenliğinin çok sağlam olacağı bir şehrimize, mesela Trabzon’a götürelim. Görün o zaman, adalet nasıl da hızlı işler. Hüküm açıklandıktan sonra, o hakim ve savcıları omuzlarda taşımak için dışarda bekleyen mutlu kalabalık da cabası.