1. Bölüm: Kölelikten kurdulduk mu?

2. Bölüm:

OSMANLI’DA KÖLELİK

Osmanlı'da köleliğe kurucusu Osman Bey zamanında da rastlanmakla beraber, kölelik kurumu Orhan Bey zamanında yerleşmiştir. Osmanlı devletinde köle kaynakları genel olarak iki ana başlık altında toplanmaktaydı. Bunlardan birisi savaşlar diğeri de ticaret yoluyla ortaya çıkan kölelikti. Haremin ortaya çıkması ise 1453'te İstanbul’u işgal eden Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Bunda artan fetihler ve genişleyen topraklar önemli bir rol oynamaktaydı. Bu tarihlerden sonra kölelik ve bununla birlikte köle ticareti Osmanlı devletinde yerini alıyor ve köle ticareti devletin de dolaylı olarak destek verdiği bir uygulama oluyordu. Hatta saraylarda çalıştırılmak için kuzey Afrika'dan binlerce köle İstanbul’a getirilmişti. Ancak ilerleyen yıllarda kölelerin belirli bir çalışma süresi sonunda azat edilmesi, kölelerin evlenme haklarının sahiplerince karşılanması gibi düzenlemelerle, köle ticaretini kısıtlamaya ve kölelere yapılan kötü muameleleri önlemeye çalıştı. Bu amaçlarla birçok ferman yayınladığı da biliniyor.

1400’lü yıllardan sonra Osmanlı içerisinde ilerleyen Türkçülük-Pan Türkizm başka halkları, inanç ve kimliklere karşı ayrımcılığı da yoğunlaştırmaya başlar. Hatta bazılarını köle amaçlı savaşlarda ve hizmet sektöründe kullanma yöntemlerine girer.

Sultan Abdülmecid döneminde 1847’de yayınlanan fermanla köle ticareti resmi olarak kaldırılmıştır. Bu Britanya imparatorluğundan sonra Osmanlı'da resmileştirmiş oldu. Kaldırıldı fakat uygulamanın önüne ancak imparatorluğun son yılarında geçilebilmiştir. 1890’lı yıllara kadar uygulanıyordu.

Osmanlı'dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti de köleliğe ilişkin bütün uluslararası antlaşmaların altına imza atmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nde kölelik hiçbir zaman resmi olarak kayıtlarda olmamıştır. Fakat Türk ırkından olmayan diğer ulus, milliyet, kimlik ve inançlar sürekli asimilasyona, ötekileştirmeye yönelindi. Başka inanç ve kimlikler inkar ve hatta imha edilmeye gidildi. Burada en bariz örnek ulus anlamında Kürtleri gösterebiliriz, inanç olarak ta Alevileri sayabiliriz. Ayırımcılık en fazla Türkiye Cumhuriyeti döneminde yaşandı bu da çok sayıda başkaldırıları kanla bastırmaya, cinayet ve katliamlara neden oldu.

Anadolu, Ortadoğu ve Mezopotamyad ki tapınaklar, kilise ve tarihi yapılarda karın tokluğuna çalıştırılan milyonlarca insan köle değil miydi? Mısır’da Firavun’un köleleri ‘sürüler’ halinde yönlendirdiğini bilmek zor olmasa gerek.

Didim’deki Apollo Tapınağını 100 yılda yapan kölelerin biat ettikleri tanrı Zeus’un gözüne girmek için nasıl terlediklerini bir düşünün. Antik çağlardaki yolculuğun ortaçağ karanlığında nasıl da bir yaşam biçimi olarak dayatıldığını görebilmekteyiz. Kayalarda kral mezarlarının muhteşem duruşunu göremeden öldürülen mezarı dahi bulunmayan milyonlarca kölenin aslında birer insan olduğunu nasıl unutabiliriz?

AFRİKA KITASINI KÖLE KITASI YAPTILAR

Dünya’nın masum kara parçası olan Afrika kıtası batının özellikle de Avrupa’nın köle sahanlığı yapıldı. Nil nehri kıyılarında onbinler halinde köle pazarları kurulur ve bu pazarda en güçlü olan insanlar beyaz ırkın köle beylerine satılırdı.

Gezegenimizde köleci toplumsal sistem yaşandı ancak bir sonraki toplumsal yapıda da bu kölelik ticari bir metaya dönüştürüldü.

Kölelerin Taşınması Nasıl Gerçekleştirildi?

"Dönüşü olmayan kapı" 400 yıl boyunca köleliğin limanı oldu. Bu limanda bazı tahminlere göre yaklaşık 60 milyon köle taşındı.

Limanda bulunan alım satımın gerçekleştiği bina Afrikalı yerlilerin kendi topraklarındaki son uğrak yeriydi. Köle binasının en dikkat çekici kısmı ise adına "dönüşü olmayan kapı" denilen kapıydı. Bu kapı Atlantik okyanusuna açılıyordu. Satın alınan köleler bu kapıdan çıkarıldıktan sonra geri dönüşü olmayan bir yoluculuğa çıkıyorlardı.

Geri dönüşü olmayan bu yolculuk aynı zamanda insanlık dışı bir yöntemle gerçekleştirilmekteydi. Esir Afrikalılar güvertenin altında karanlık bir ortamda birbirine zincirlenmiş, kenetlenmiş olarak, ayağa kalkma, oturma imkanından mahrum bir şekilde yaklaşık iki aylık bir yolculuk yapmak zorunda kalıyorlardı. Bazen gemilerin ilk durağı İngiltere’nin Liverpool limanına uğruyordu.

Deniz taşımacılığı icat olduktan sonra deryalar ilk defa bu kadar ağır vahşete tanık olmaktaydı. Köle taşıyan gemilere, “Tumberio”, yani “ölü taşıyıcıları” adı takılmıştı. Bu gemilerden biri ile bir gün denizi aşan bir İtalyan Fransiskeni gemideki durumu şöyle anlatacaktı: “Erkekler güverte altına üst üste yığılmış, ayaklanıp gemideki tüm beyazları öldürürler korkusuyla da zincirlerle bağlanmışlardı. Kadınlar için, ikinci güverte arası ayrılmıştı. Hamile olanlar arka kamarada toplanmıştı. Çocuklar birinci güverte arasında, balık istifi gibi sıkıştırılmıştı. Uyumak istediklerinde, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı. Doğal gereksinmelerini gidermek için sintineler vardı, ama çoğu yerini kaybetmek korkusuyla bulunduğu yerde rahatlıyordu. Özellikle erkekler acımasızca üst üste yığılmış oldukları için, bulundukları yerde koku ve sıcak dayanılmazdı. Atlantik Okyanusu 35–40 gün arasında aşılmaktadır. Ölüm oranı, havasızlıktan boğulma ve salgın hastalıklar yüzünden çok yüksektir. Bu oran %50′ye ulaşabilir. Çoğu zaman salgınlarla baş edebilmek için hastalar öldürülür ve cesetleri denize atılırdı. Amerika Kıtasına varışta sağ kalanlar, açık arttırmalar sırasında iyi para etmeleri için, yeniden özenli bir bakımdan geçirilirler. Doğal olarak fiyatlar boya, yaşa, güce, cinsiyete vs. göre değişir. Tehlikelere ve kayıplara karşın, kazançlı olan bu ticaret, kaçakçılığa ve korsanlığa yol açar. İngiliz gemileri, sık sık zenci taşıyan gemilere saldırıp, yüke el koyar ve köleleri Virginia ya da Antillerde satarlar.”

Bu insanlık dışı pazarlarda insan, insanı satmaktaydı ve bu da yeryüzünün en vahşi canlısının insan olduğunu ispatlamaya yeter birer delildi.

İnsan alım ve satımını gerçekleştirenler maalesef aynı ırktan fakat farklı renklerdeydiler. Köle ticareti bu şartlarda 400 yıl boyunca sürdü. En az 20 milyon ve en fazla 60 milyon dolayında Afrikalı Amerika kıtasına taşındı, milyonlarcası Avrupa başta olmak üzere Asya ve dünyanın farklı bölgelerine götürüldü. Herhangi bir hakka sahip olmadan işkencelerle, baskılarla ucuz işgücü olarak tarlalarda, maden ocaklarında çalıştırıldılar. Avrupa’nın metrolarındaki tünelleri kazıdılar.

3. Bölüm: İNSANLIK UTANCININ AMERİKA’DAKİ YÜZÜ