Geçtiğimiz günlerde gözüme takılan bir haber oldu. Haberin bir tarafında BBC var; İngiltere’nin hâlâ pasif işgalci konumunda olduğu topraklardaki yoksulluğu ‘pornografik’ biçimde sunarak, Nepalli Maocuların ‘da’ yoksul halka hesap vermesi gerektiğini, onları yalnız bıraktığını söylüyor. Öte yandaysa hiçbir şekilde propaganda ve söylem hakkı verilmeyen bir grup: Maocu gerillalar.

 

BBC’nin haberi şöyle:

 

“Gecekondu sakinleri, zorla tahliyenin hayatlarını alt üst edeceğini, fakat kimsenin başlarına gelecekle ilgilenmediğini söylüyor. Ne yoksulların davasını üstlendiklerini söyleyen Maocuların üst düzey bir temsilcisinden, ne de Nepal siyasetinin diğer önde gelen liderlerinden destek gördüklerini anlatıyorlar.”

 

BBC’nin ‘teşhir’ ettiği gerçekliğin ‘doğruluk payı’nı tartışmaya gerek yok. Arundhati Roy’un geçtiğimiz ay kaleme aldığı ve BBC gibi odaklarca da desteklenen ‘yeni iktidar alternatifinin’ tanımı Roy’a göre şöyleydi:

 

“Şirket destekli medya kampanyası, gece gündüz bu hareketi ‘halkın sesi’ şeklinde ilan etti. Hareket, demokrasiden geriye kalan tortuları bile zayıflatan bir kanun isteğinde bulundu. Wall Street’i İşgal Et hareketinin aksine, özelleştirmeye, şirket tekellerine ya da ekonomik ‘reformlara’ karşı tek kelime dahi etmedi.”

 

Medya uzun yıllardır Türkiye’de de aynı taktiği uyguluyor. Hatta kimi sözüm ona ‘komünist’ partilar, Kürt gerillaları her daim halkın sorunlarına eklemlenmemekle suçluyorlar. PKK’ye yönelik eleştirilerin tamamında, CHP’liler de AKP’lilerde, TKP’liler de birleşiyorlar. Bu ‘birleşim’ gerilla mücadelesinin ‘sınıfsal’ öncelikleri gözardı ettiğine dair bir eleştirinin arkasında duruyor. Bu eleştirinin ‘vatan, millet, Sakarya’ edebiyatından ‘ilerici’ olduğunu düşünüyor olabilirler…

 

Kapitalizmi yerleştiren bir kurum olarak Hindistan devletine ‘karşı çıkmayan’, dahası devletin desteklediği kapitalist kurumlarla derdi bulunmayan ‘halkın sesi’ni bizim ülkedeki CHP ve paf takımı olan kimi ‘sol’ partilere eklemlersek bugün Nepal’deki gerillalara yöneltilen söylemsel saldırıyı göz önüne almamız şart. Üstelik onlar da Ecevit tipi ‘sosyal demokrasi’ (kapitalizmin yanağı sıkılmış hâli) kalıplarından ileri gitmiş değiller. Meşruiyetin ‘yasalarca’ sağlanacağını düşünüyorlar; oysa asli olarak kurtuluş ve kuruluş mücadelelerinin hiçbiri ‘hukuki çerçeveye’ uymak zorunda değildir.

 

Geçtiğimiz haftalarda Yunanistan’da Syntagma meydanında toplanan enternasyonalistere ve anarşistlere ‘ajan’ diyen Yunanistan Komünist Partisi ve Türkiye’deki ruh ikizi (adını siz koyun) elbette ‘barışçıl’ bir devrim sürecine işaret edebilir. Ancak, bugün net olarak söylenmesi gereken şudur: Kürt halkı da dahil olmak üzere kalkışan tüm halklara, ‘baş eğmeme’ dersi veren tüm halklara karşı sorumluluk sahibi olmak durumundayız. Bu halk hareketlerine akıl öğretmek, ceketlerini alıp sokağa çıkmış devrimci nüvelere akıl öğretmek polisle pazarlık yapanların, devletin eylem yap dediği yerlerde eylem yapanların haddi değildir.

 

Bu bağlamda, gerilla mücadelesini eleştiren BBC ya da gencecik insanları ‘canavar’ gibi yansıtan Fatih Altaylı tipi ‘medyacılığın’ içinden çıkardığı yegane şeyin bir kirli propaganda olduğu ve her biri post endüstriyel toplumun sınıfı aşmış ‘ezilen’ kavramının birer sonucu olan hareketlerden hesap sormanın adice olduğunu algılayabilmeliyiz.

 

Ceketini alıp sokağa çıkan Mısırlılara, ellerine iktidarı yıkmak için silah alan Nepalli Maoculara ya da Kürt halkına akıl vermek Ecevit tipi popülizmin bayağı temsilcilerinin de eli kanlı bir devletin resmi medyasının da işi değildir…