Malum 26 Şubat Hocalı Katliamı’nın yıldönümü.

 

Geçtiğimiz günlerde Hocalı Katliamı mağduru bir öğretim üyesiyle röportaj yaptım. O zamanlar Ermenistan’ın Zengezur kasabasında yaşayan Azeri Sevinç İsmailova, Hocalı katliamı öncesindeki bir yürüyüş sonrasında, kreş müdireliği yapan annesi Mehruze’nin strese bağlı beyin kanamasından hayatını kaybettiğini anlatır.

 

İsmailova yıllar sonra bir Kayserili ile evlenip Üçgül soyadını alacak ve Kayseri’ye yerleşecektir. Halihazırda Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Sevinç Üçgül ile yaptığım röportajda beni en çok etkileyen sözleri şunlar oldu. Aynen aktarıyorum:

 

“1988 29 Kasım'da, Kafan'dan 30 km. uzaklıkta bir Azerbaycan kasabası var, Zengilan. Halamı ziyarete gittik ve oradan dönemedik. Çünkü o gece bütün evleri yağmalayıp halkı çıkarmışlardı. Ve elimizde bir el çantasıyla ayrıldık ailemizden, evimizden. Bir taraftan da bu iyi oldu, çünkü ben her zaman yaşadığım evden nasıl ayrılırım ya da neyi götürüp çıkarırım diye düşünmüştüm, bir kızıl gül saksısı vardı, toprak koymuştum onu alırım, çocukluğumuzla, geçmişimizle ilgili her şeyi alıp götürmek mümkün değildir.”

 

İnsan aklı ne garip, anne gibi bir varlığı kaybetmek, yerinden yurdundan olmak, kine, nefrete boğulmak gibi derin acıların içinde hatırına düşen bir ‘kızıl gül’.

 

Üçgül doğduğu ‘toprak’lardan koparılmıştır da, geride bıraktığı ‘kızıl gül’ o ‘toprak’larda yeni bir güne güneşle doğabilmiş midir, bilinmez.

 

Bir el çantasıyla çıktığı memleketine geri dönemez, kendi tabiriyle yaşadıklarının şokunu atlatamadan evlenir ve Türkiye’ye geri gelir. Türkiye’de ikinci bir şok yaşar Üçgül: ‘Türk insanı Ermenilere neden antipatiyle yaklaşmıyor şoku’ dur bunun adı. Nitekim Üçgül, o antipatiyle bakılmayan Ermeniler yüzünden, Türk olduğu için kınanıp sahip olduğu topraklardan ve evlerden zorla koparılmıştır. Daha da ötesi artık ‘Ermeni’ kelimesi onda ‘hastalık’ ile eşdeğerdir.

 

Halbuki, 1987’de, Filoloji’de dördüncü sınıf öğrencisiyken Fransa Bilimler Akademisi’nde konuşulan ve fısıltı halinde yayılıp karışıklıklara, ta ki Hocalı katliamına kadar uzanan, Karabağ’ın Ermenistan’a verileceği söylentilerine kadar, hatta memleketinden bir el çantasıyla çıktığı güne kadar Ermeni komşularıyla sorun yaşamamışlardır. Ermeni komşuları Nevruz’u dört gözle beklemektedir ve ortak tandırlarda ekmek pişirilmektedir. Ama ‘Yerli halktan hiç zarar görmedik.’ diyen Üçgül’ün, aynı ‘Ermeni’ kelimesini duyunca, kafasında ‘hasta bir millet’ resmi oluşmaktadır. Kendi kendine sorar da; ‘Biz bu kadar iyi geçinirken acaba gerçeği mi göremedik?’

 

Ne kadar benzer sahneler. Kayserili Ermeni Arsin Arşık (Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü emekli öğretim üyesi) ile yaptığım röportajda da, Ermeni kızlarını sahiplenen ‘iyi Türkler’ ile katliam yapan ve kendilerini yerlerinden yurtlarından eden ‘kötü Türkler’ tezatlığı vardı. Nitekim Ermeni sözlü tarih araştırmalarında da çok görülür.

 

Yaşanan acılar tezatlıkları ortaya çıkarandır. Dink’in dediği gibi ‘hasta iki toplum’ vardır artık. Ama ‘iyi’ ve ‘kötü’ olmak toplumlara değil, ‘insanlık’ durumuna bağlıdır aslında. Ermeni kızlarını sahiplenen ‘iyi Türkler’ midir Türklerin aslı, yoksa iç savaştan önce aynı tandırda ekmek pişirilen ‘iyi Ermeniler’ midir Ermenilerin aslı? Aynı Türklerin ve Ermenilerin katliam yapanları da varsa Türkler ve Ermeniler için ‘kötü’ demek ne kadar doğrudur diğerlerini bir kenara bırakıp? Sevinç Üçgül de, Arsin Arşık da, ikisi de bilim insanı olan iki birey, röportajlarının sonunda, figüranları farklı olsa da aynı cümleleri sarf ettiler. Biri ‘Ermeniler tarihiyle barışmalı.’, diğeri ‘Türkler tarihiyle barışmalı.’ dedi.

 

İnsanlık insanlığıyla yüzleşip kendisiyle barışsa da, bir zamanlar mutluluk veren camın önündeki ‘kızıl gül’ şimdilerde hüzne boğmasa ya kimseyi…