Tayyip Erdoğan’ın ilk başbakanlık yıllarıydı. O günlerde Necip Fazıl gibi bazı yazarlarla ilgili ‘MİT izleme fotoğrafları’ ortaya çıkmıştı (Sanırım bu fotoğraflar sergilendi de). Yıl herhalde 2004’tü. Başbakan’la görüşürken “Ben kendi hakkımdaki MİT raporlarını merak ediyorum. Şunları artık kamuoyunun bilgisine açsanız” demiştim. O da “Olabilir, ben kendiminkileri de merak ediyorum” yanıtını vermişti.
O günden bu yana, ‘Türkiye’deki değişim’ üzerine çeşitli yönlerden değerlendirmeler yaptık. Asıl devlet mantığının temelini teşkil eden ‘yurttaşa güvenmeme’ ilkesinin aynen devam ettiği gerçeği ise sonunda yeniden karşımıza çıktı.
12 Eylül 2010 referandum sürecinde, ‘fişlemelerin tarihe karışacağı’ açıklandı. Referandumla, anayasanın 20. maddesine “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” ifadesi eklendi. Maddeden, “Artık kanunsuz fişleme tarihe karışıyor” sonucu çıkıyor olsa da iş eninde sonunda ‘maddenin nasıl yorumlanacağı’ noktasına dayanıyor.
Devletimiz bütün haşmetiyle yerinde duruyor: Yasal olarak tutulan Adli Sicil Arşivi ve UYAP Bilgi Sistemi dışında, emniyet ve jandarmanın yıllardır oluşturdukları kendilerine özgü ikinci bir fişleme sistemi ile kayıtları sakladıkları anlaşıldı.
Öğrendik ki ‘güvenlik devleti’, adli sicilin dışında da fişlemeye ara vermeksizin devam ediyor. Emniyet ve jandarmanın oluşturduğu ikinci bir fişleme sisteminin varlığı, yapılan bazı ‘yol kontrolleri’nden anlaşıldı. 2010’daki anayasa değişikliği ile ‘fişleme’nin yasaklanmasına rağmen sistemin yürürlükte olduğu açığa çıktı.
TBMM Dilekçe Komisyonu’na yapılan çok sayıda başvuru, bir gerçeği gözler önüne serdi: Fişleme bütün şiddetiyle sürüyor, yol kesip arama yapan jandarma ve polis, elinde 30-40 yıl öncesinin kayıtlarıyla vatandaşı sorguya çekiyor, suçlayabiliyor... Örneğin, bir yurttaş, küçük kızının önünde, ‘Sen hırsızmışsın’ denilerek 30 yıl öncesinin silinmesi gereken kayıtlarından hesap vermek durumunda kaldı. Meclis buna benzer onlarca şikâyetle karşılaşınca, önlem almak gereğini duydu. TBMM Dilekçe Komisyonu, ilgili 8 kurumu alarma geçirdi. ‘Yasadışı fişlemenin nasıl önüne geçilebileceği’ne ilişkin toplantılar düzenlendi.
Güvenlik devleti ve ‘kötü yurttaş’
‘Güvenlik devletleri’nde, despotik rejimlerde, vatandaş her zaman ‘şüpheli’dir. Ne zaman hangi kötülüğü yapacağı belli olmaz. Bu nedenle sürekli izlenir, fişlenir, hapse atılır, hakkında dosyalar tutulur. Bu dosyalar, yalnızca ‘sıradan’ yurttaşlar için tutulmaz, iktidar sahiplerinin kendi aralarındaki kavganın bir parçası olarak da kullanılır. Onlar da fişlenirler, ‘gerektiğinde piyasaya sürülmesi’ için...
Gelişmiş ülkelerdeki ‘en yüksek’ ideal, ‘yurttaşın korunması’dır. Bu ilke; sağlık, güvenlik, eğitim alanlarını olduğu gibi ‘kişisel haklar’ alanını da kapsar. Özel hayat, ‘dokunulmaz’ ve ‘devletin kolay kolay giremeyeceği’ bir alan olarak tanımlanır. Bu tanım ihlal edilirse ortaya skandallar çıkar, hesap sorulur.
Emniyet ve jandarma... Bu iki kurum, şimdiye kadar yurttaşı düşman gören bir devlet zihniyetiyle örgütlenip kurumsallaştı. “Devletin memurunun düğmesini koparan yanar” özdeyişi, devlet-yurttaş ilişkisindeki bu temel sakatlığı çok iyi özetliyor. “Vatandaşın düğmesini koparan memur yanar” diyemediğimiz sürece, devlet-yurttaş ilişkisinin demokratik ve özgürlükçü bir boyuta yaklaştığından söz etme şansımız olmayacak.
Başbakan’a 8 yıl önce sorduğum soruyu ‘geliştirerek’ tekrar soruyorum: “Mezara kadar fişlenecek miyiz?”