Mekanizma şöyle:
Devlet, çok sayıda genci, çok sayıda öğretmen çıkartmak üzere yetiştiriyor.
Fakat, nihayetinde oradan çok sayıda işsiz çıkıyor.
Çok sayıda bunalım çıkıyor.
Çok sayıda hayal kırıklığı ve umutsuzluk çıkıyor.
Çünkü, sadece imkansızlıklar, kadrosuzluklar yetmiyor; işin içine bir de tutulmayan vaatler, umursanmayan sözler, yamultulan sayılar karışıyor.
***
Fakat mekanizmanın tamamı bu değil.
Yani, sadece imkansızlık, kadrosuzluk, hesapsızlık, sözünü tutmazlık hikayesi değil.
Mekanizmanın esas kritik yeri; kamusal işlerin, sağlık ve güvenlikle birlikte belki de en önemlisi olan, sadece ilkokulda 10 milyon çocuğu bulunan bir ülkede, hayati görev öğretmenliğin de piyasa katakullisine rehin verilmesi.
Çünkü…
Mekanizmanın çok sayıda öğretmen doğurup…
Sonra onları adeta cami kapısına bırakması sonucu…
Hani çok sayıda işsiz ve aday öğretmen de olmuştu ya…
İşte onlar, bir zamanlar “dünyayı yorumlamakla yetinmeyin, değiştirmek için de uğraşın” diye tavsiye ile talim ve terbiyede bulunan bir “eylem filozofu”nun hep dikkat çektiği “işsiz ordusu”.
***
O sayede…
1. Devlet, ücretli, sözleşmeli öğretmenlik adı altında; üç paraya, kaderi iki dudak arasında, yazın işsizliğe, maaşsızlığa mahkum köle çalıştırıyor;
2. Özel eğitim sektörü; okullar ve dershaneler öğretmen maliyetlerini düşürüyor; hatta kölelerin bir kısmından da onlar nasipleniyor.
Kalanlar ise, tam anlamıyla kederli bir kaderin kurbanları.
Ailesine mahcup, nişanlısına mahcup, mahalleye mahcup, ideallerine mahcup, kalbine mahcup kırgınlık ordusu.
Her yıl KPSS çarklarına umutlarını ve bedenlerinden kopup giden kim bilir neleri veren, kaptıran, heyecanla bekleyen, heyecansız biçimde tekrar çöpe atılan insanlar.
Çünkü bu ülkede…
Bunca ölüme, öldürmeye, katletmeye alışkanlık edinmiş bu topraklarda…
Evlatlar, askerler, insanlar, köleler, öğretmenler sayıyla değildir!
İster devlet elinde, ister piyasa dilinde; bir cımbız ayıklar, bir maşa ateşe koyuverir gencecik hayalleri.
***
Hani insan en çok şuna köpürüyor:
Gençlik üstüne, eğitim üstüne, öğretmen üstüne ne de güzel özdeyişlerin vardı Fahriye Abla!
Daha eğitimin kendi öz kalbi yalan doluyken; çağdaş medeniyet seviyesine doğru borsalarınız, gökdelenleriniz, AVM’leriniz, dizileriniz, markalarınız, ithal fitbolcularınız felan bolca olur da… çocuklarınız, gençleriniz, kölelikler, rehinelikler, zamansız ve sayısız ölümlerin ortasında bir çöldeymişçesine kalıverir.
Kalmasınlar!
Hiç değilse bu kadar çok ve uzun kalmasınlar!
Bir fazlası!
Futbol gazetesinin başlığı şöyleydi:
“Hiddink’in yerine Löw geliyor.
Yıllık 2.5 milyon Euro kazanan Löw’e 1 milyon fazlası teklif edilecek.”
Çünkü biz Almanya’dan daha zenginiz.
Çünkü bizde Almanya’dan daha çok ve daha iyi futbolcu çıkıyor da, tek sorun teknik direktör.
Çünkü bizim milli takımın kimi oyuncusu, yabancı işgalindeki kendi takımında bile yedek değil de, tek sorun kulübedeki “Hoca”!
Zaten Hiddink’e de “bir fazlası” verilmişti!
İşin en tuhafı da şu:
Hiddink de Löw de bir zamanlar Fenerbahçe’den kovulmuştu!
Beşiktaş’tan kovulan ve İspanya ile Dünya Şampiyonu olan Del Bosque gibi!
Daha niceleri gibi!
Bu ülkede “insan kaynakları” dersi ile patronluk, yöneticilik eğitiminin kitabında önce “kovmak” kelimesi yazılı olmalı.
Federasyonlar, kulüp başkanları, idareciler hep başarılı; ama ötekiler facia!
Altyapıdan oyuncu çıkaramayan, ancak Almanya altyapısına sığınan bir “milli” futbolumuz var bizim.
O zaman da Almanya’nın üstyapısı geliyor, güle oynaya, topu evire çevire, kendini çok sıkmadan üç bırakıp gidiyor.
Bir de, “Belçika’yı da yeneriz” diye teselli ediyor.
Sen ise, “Alman Mesut’u oynattırmadık” diye maçoluk taslıyorsun.
Ama iş değişince, hadi futbol medyası başlığıyla söyleyelim:
Belçika’yı Mesut’a bırakın!..
Bizi de kendi halimize.