İsmi sıkça anılmaya başlanmamışken ve henüz Türkiye’ye dönmemişken, benim kuşağımdan pek kimseler bilmezdi Kemal Burkay’ı. Ortaokul yıllarında tanımıştım ben onu. Henüz çocuk yaşta şiirlerinden, politik duruşundan etkilenmiş ve benimsemiştim. Kürtler ve Kürdistan kitabını okuduğumda, Ömer Seyfettin kitaplarını yeni yeni bitiriyordum.

O dönem henüz dağılmamış bir grup olan Koma Dengê Azadî en sevdiğim müzik grubuydu ve tabii ki bunun en önemli nedeni, bu grubun da Burkay’a olan yakınlığı, onun şiirlerini besteliyor olmasıydı.

Ortaokul ve lise yıllarım Burkay’ı okuyarak, onu savunarak, görüşlerini arkadaşlarıma yayarak, ona yakın partilerin, derneklerin etkinliklerinde yer alarak geçti. Sonra üniversite yılları başladı. Diyarbakır’da tüm arkadaşlarım, yine o çevredendi ve tüm zamanım onlarla geçiyordu. Kısa bir süre sonra da PSK’ye yakınlığıyla bilinen Dema Nû gazetesinde çalışmaya başlayarak, artık bu hareketin birebir içerisindeydim. Bir taraftan da Hak-Par’ın gençlik örgütlenmesinde ve Çıra Kültür Sanat Derneği’nin yönetim kurulu üyeliğinde bulundum. Ve bu zamanlar Burkay’ın benim için dünyanın en özel insanı olduğu zamanlardı.

Aradan yıllar geçti ve Burkay ülkesine döndü. Her ne kadar politik olarak artık ondan ve hareketinden tamamen kopmuş olsam da yine de benim için çok değerli bir insandı. Havaalanına karşılamaya gidemedim ama Taksim Hill Otel’deki basın toplantısına ve söyleşisine katıldım, tarihi bir ana tanıklık etmenin yanı sıra onu görmenin mutluluğuna nail oldum.

O an aklıma gazetede çalıştığım yıllar geldi. Bir arkadaşımız yurtdışında Burkay’la çekilmiş fotolarını bir zarfın içinde gizli saklı bize göstermişti. O an o kadar imrenmiştim ki o arkadaşıma, bir an önce yurt dışına çıkmayı ve henüz yaşarken o insanı görmeyi hayal etmiştim. Biraz farklı da olsa, yollarımız ayrılmış da olsa o gün o otel salonunda hayalim gerçek olmuştu.

Burkayı’ın benim için eski Burkay olmadığını biliyordum ama sonrasında yaşananlar, kendisine ve hareketine inandığım bir liderin beni hayal kırıklığına uğratan davranışlarıydı, sözleriydi. Bakanlarla görüşen, hükümetin iyi niyetli ve samimi olduğunu, açılıma destek sunmak için geldiğini söyleyen Burkay beklentilerimi boşa çıkarmıştı.

Hükümete hiçbir eleştiri getirmeksin methiyeler dizen Burkay, silahın çözüm olmadığını, silahları bırakıp açılıma destek olunmasını istiyordu. Silahın çözüm olmadığını yılların deneyimli siyasetçisinden önce bu ülkede dillendirmeyen kimse kalmamıştı neredeyse. Hatta PKK bile savaşın çözüm olmadığını, savaş koşullarının bir an önce ortadan kaldırılması gerektiğini defalarca açıkladı. Dolayısıyla bu saatten sonra PKK’ye silah bırak demenin çözüme hiçbir katkısı yoktur.

Açılıma destek konusuna gelince, açılımdan ilk söz edildiğinde buna en büyük desteği zaten PKK ve Öcalan vermişti. Habur’dan gelenler ve hemen akabinde Avrupa’dan gelecek olanlar, PKK’nin açılıma destek vermekten, silahların bırakılıp sorunun diyalogla çözümünden yana olduklarının göstergesidir. Ama ne yazık ki hükümet, Burkay’ın dillendirdiği gibi samimi ve iyi niyetli olmadığı için, ortada bir açılım falan kalmamış, asıl niyetin bir oyalama ve tasfiye süreci olduğu görülmüştür. Bu olanlardan sonra hükümeti iyi niyetli ve samimi bulup, PKK’yi çözümden kaçan, süreci baltalayan aktör olarak görmek maalesef ne Kürt halkına ne de muhalif Kürt aydınlarına/hareketlerine bir şey kazandıramaz.

Çok değil, bundan 1,5 ay önce, göz göre göre, Kürt halkının büyük bir mücadele ve çabayla meclise gönderdiği Hatip Dicle’nin vekilliği çalındı. Acaba uğruna mücadele ettiği, hapis yattığı, bedeller ödediği halkın, kendi iradesiyle seçtiği vekiline reva görülen bu uygulama hiç mi canını sıkmadı Burkay’ın? Bu hukuksuzluk karşısında kılını kıpırdatmayan, hatta ‘başka vekil mi bulamadılar’ pişkinliğiyle hareket eden bir hükümet ne kadar iyi niyet sahibi olabilir ki?

Burkay’ın önemle üzerinde durduğu konulardan biri de TRT 6 oldu Türkiye’ye gelişinde. Burkay için olduğu kadar, benim için de heyecan yaratan bir gelişmeydi Kürtçe televizyon, fakat heyecan yaratmaktan öteye gidemedi. Geçtiğimiz günlerde 25. duruşması yapılan fakat sanıklar Kürtçe savunma yapmak istiyor diye halen savunmalarının bile alınmadığı KCK davası karşımızda dururken iklimin henüz Akdeniz olmadığını görmemek imkânsız. Kürtçenin mücadelesi için bedel ödeyen, ödemeye devam eden o insanların halen cezaevlerinde tutuluyor olmasındansa, bu mücadelenin deyim yerindeyse kaymağını yemekle meşgul insanların Kürtçe türküler söyleyip halaylar çekiyor olmalarını çok daha büyük bir kazanım olarak görmek kabul edilebilecek gibi değil.

Türkiye’ye geldiğinin ertesi akşamında, TRT 6 Burkay için bir belgesel hazırlamıştı ve ben de neredeyse hiç yapmadığım bir şeyi yaparak bu kanalı sırf bu belgesel için izledim. Burkay’ın kitaplarından görüntülerin de sıkça kullanıldığı belgeselde, bir ara Burkay’ın yazdığı ‘PSK Ne Diyor, Ne İstiyor’ broşürünün kapağı takıldı gözüme. 2004’te Diyarbakır’da Dema Nû’da çalışırken, bir gece birkaç arkadaşımız bu bildiriyi dağıtmaya çıkmışlar ve polise yakalanmaktan, son anda broşürleri bir okulun bahçesine atarak kurtulmuşlardı. Ertesi gün bizler için büyük bir kahramanlık hikâyesiydi bu tabii ki. Aradan geçen 7 yılda o zamanki devlet zihniyetine göre ‘bölücü’ olan bu broşür, devletin resmi kanallarında görsel malzeme olarak kullanılacak hale geldi. Peki, 7 yıl önceki baskıcı, yasaklayıcı devlet zihniyeti değişmediğine ve tabi broşürün de içeriği değişmediğine göre değişen neydi?

Dönüşünden sonraki açıklamalarından birinde, programına federasyonu alan Hak-Par’ın Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmadığını ve bunun güzel bir gelişme olduğu söylüyor Burkay. Muhakkak ki Hak-Par’ın kapatılmaması güzel bir gelişmedir. Hele ki programına federasyon talebini aldı diye hakkında kapatma davası açılması ve buna rağmen kapatılmaması, Kürt Sorununa her türlü çözüm talebinin özgürce tartışılması ve savunulması açısından çok yerinde bir karardır. Fakat aynı mahkemenin yaklaşık 2 yıl sonra DTP’yi oybirliğiyle kapatması ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ dedirtecek cinstendir. Benim için güzel olan bir gelişmenin hasmım da olsa başkasından esirgenmesi, statükonun çifte standartla hareket etmesi hiçbir şekilde iyi niyete hizmet etmemektedir.

Aslında Burkay’ın, bunu söylemekten üzüntü de duysam, bir BDP düşmanlığı söz konusu. Seçim öncesi bir yazısında, Hak-Par’ın seçimlere girmeyişini, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na dışarıdan destek verilmesini eleştirmiş ve Hak-Par’a yazık edildiğini yazmıştı Burkay. Yıllardır Kürtlerin en büyük sorunlarından olan bölünmüşlük karşısında Kürtlerde heyecan uyandıran böylesi bir işbirliği neden Burkay’ı rahatsız etti doğrusu anlamış değilim. Neticede BDP çatısı altında bir birleşme olmadı ve sadece dışarıdan bir destek söz konusuydu. Hak-Par’ın seçimlere tek başına girmesi ve 25-30 bin Kürt oyunun meclise yansımayıp, belki de Blok’un vekillerinden biri veya birkaçının meclis dışında kalmasına neden olması acaba Hak-Par’a ve Kürt sorununa ne gibi bir katkı sağlayacaktı? Kaldı ki yıllardır silahların susturulup diyalog yoluyla çözüm aramanın doğruluğundan bahsederken, en somut haliyle karşımıza çıkan bu işbirliği gerek Hak-Par gerekse de BDP tarafından tarihi bir fırsat olarak görülmüştü.

Bu yazıyı, Burkay’ın Türkiye’ye dönüşünün, hayal kırıklığına uğrattığına dair eski bir seveninin duyguları olarak kurguladıysam da politik bir yoruma dönüşmesi kaçınılmaz oldu. Yazıya başlarken de dediğim gibi, Burkay’a ve fikirlerine daha çocuk yaşta inanan biriydim ve halen Burkay benim için çok değerli bir insan. Her şeyden önce Kürt halkı için bedel ödemiş biri, iyi bir yazar ve şair, fikirlerine başvurulması gereken bir aydın. Fakat dilerdim ki bu sıfatlarının hakkını çıkıp hükümeti cesurca eleştirerek, her ne kadar aynı saflarda olmasalar da KCK tutsaklarına sahip çıkarak, yaşamının geriye kalanını namerdin peşinden giderek değil, Kürt halkının önünde yürüyerek verseydi. “Bu hükümet beni ülkeme geri getirmek için gayret etti. Fakat aynı gayreti, bugün tedavisi için yurtdışına çıkamayan Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş için de gösterirse samimiyetini, iyi niyetini kanıtlamış olacaktır.” diyen bir Kemal Burkay’ın tüm Kürtlerde nasıl bir heyecan yaratacağını düşünebiliyor musunuz?

Keşke ülkesine hiç dönmeseydi de onu hep illegal sevseydim, gizli bir zarfın içindeki fotolarla hatırlasaydım, broşürünü dağıtmanın yasadışı heyecanını tatsaydım demenin hüznünü yaşattın bana Kemal Abi.