New York’un, Paris’in, Berlin’in kahvelerinde, lokantalarında dolaşın ve konuşulanlara kulak kabartın. Hemen hemen hiç siyaset duymazsınız. Bu masalarda sinema, kitap, şehir, aile, aşk, hastalık, para... Kısacası hayata dair her şey konuşulur, siyaset ise sadece profesyonel politikacılara ve bu işle görevlendirilmiş gazetecilere özgü bir alandır.
Türkiye’de ise durum tam tersi.
Herkes siyaset konuşuyor, siyasetçiler TV starlarından daha çok tanınıyor. Bir parti başkanı konuşmayagörsün, bütün TV kanalları normal programlarını kesip canlı yayına geçiyorlar.
Gören de sanır ki Winston Churchill ülkenin savaşa girdiğini falan ilan edecek. Yoo, bildiğimiz, sıradan polemikler.
Peki bu niye böyle?
Neden siyaset, yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz suya bulaşmış durumda.
Mesela niçin, çoluk çocuk hepimizin her gün zehirlendiğini saptayan Tarım Bakanlığı raporu, herhangi bir siyasetçinin bir cümlesi kadar yankılanmıyor?
X politikacının, Y’ye söylediği ağır sözler, çocuğumuzun kanser olma ihtimalinden daha mı önemli?
Elbette değil ama nedense toplumsal reflekslerimiz; birey olarak haklarımızı savunmak üzerine değil de siyaseti bir TV dizisi gibi seyretme ve futbol takımı tutar gibi fanatikleşme bazına oturuyor.
Siyasetçiyi bir türlü “halka hizmetle görevlendirilmiş bir yurttaş” olarak göremiyor, “bizim aşiretin reisi” olarak, “ağamız” olarak algılıyoruz.
Bu algı belki de Orta Doğu’daki kabileler arası güvensizliğe ve aşiret dayanışması geleneğine dayanıyor.
Politika ile siyaset kelimeleri etimolojik olarak da aynı değil.
Grekçeden gelen ‘politika’yı çoğu kişi poli-tika, yani çok-yol olarak biliyor ama aslı böyle değil.
Politika, polis yani şehir kökünden geliyor. Şehirde konuşulanlar anlamına geliyor.
Siyaset ise Arapçada seyisin yaptığı işe verilen ad; yani at terbiyesi.
Bildiğiniz gibi at, kamçıyla terbiye edilir.
Ayrıca dünyada politika ve idam kelimelerinin aynı anlamda kullanıldığı hiçbir dil yoktur.
Bizde ise siyaset aynı zamanda idam
demektir.
İdam edilen vezirlere “siyaset oldu” denir, “siyaset meydanı” idam meydanı anlamında kullanılır.
Turgut Özal’ın siyasete girerken “İki gömleğim var: Biri bayramlık, biri idamlık!” demesi bu geleneğe dayanır.
Çünkü Türkiye “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” ülkesidir.
Siyasete giren herkes, bir gün öldürülebileceği gerçeğini bilerek girer bu işe.
Kelle koltuktadır.
Belki de bizim siyasi liderlerin mücadelelerini heyecanlı bir TV dizisi gibi izleyişimizin kökleri bu geleneklerde gizli.
Bakalım kim kazanacak, kim kimi tepeleyecek, kimin başına ne gelecek?
Siyasi meraklarımızın kaynakları bunlar.
Süt fiyatlarına bir kuruş zam yapıldı diye sokağa dökülen İsveç halkının demokratik tepkileri bizden çok farklı.
Biz bambaşka bir geleneğe mensubuz.
Kamçı geleneğine.