Hapishaneden bana gönderdiği mektubu 21 Şubat’ta kaleme almıştı. İçinde Fernand Braudel, Marc Bloch, Max Weber, Charles Tilly gibi isimlerin geçtiği o mektup birileri tarafından “görülmüştü” elbette. Ne kadar “anlaşılmıştı” bilemem.
Hüseyin’in ilk duruşması Nisan ayındaydı. Suçlanmasına neden olan “delillere” bakıldığında ilk duruşmada tahliye edileceğini düşünmesi elbette normaldi. Fakat üniversite öğrencileri söz konusu olduğunda polisin, yargılama yetkisini de kendisinde tutma kararlılığını yeterince önemsememişti belli ki. Tahliye edilmedi. İkinci duruşma 4 ay 11 gün sonraya verildi. Değişen bir şey yoktu: Tahliye yine gerçekleşmemişti. Mahkeme salonu ve cezaevi arasındaki “git-gel”e bir yenisi daha eklenmişti; o kadar… Üçüncü duruşma ise tam 5 ay 11 gün sonrasına verildi. 8 Şubat’ta yapılacak olan duruşmaya çıktığında Hüseyin cezaevinde bir yılını doldurmuş olacak. Belki o kahredici rutin tekrarlanacak ve mahkemeden hiçbir karar çıkmadan öğrencim tekrar cezaevine gönderilecek.
Bir yıl içinde bir arpa boyu yol alamayan “adalet”, başarılı bir akdemiysen olma yolunda ilerleyen Hüseyin’i üniversitesine iade etseydi görecekti O’nun bir yılda neler üretebileceğini…
Tutuklanmasının ve mahkemenin bütün safahatını Hüseyin, facebook üzerinden paylaştı. Merak edenler, Hüseyin’e yaşatılan hukuksuzlukları ve keyfilikleri bizzat O’nun kaleminden okuyabilir (http://www.facebook.com/note.php?note_id=183828194982979&id=100000000441198) Ben ise, sistemin hayatını karartmaya çalıştığı öğrencimi anlatacağım size…
Hüseyin Edemir 2008 yılında ODTÜ Tarih Bölümünden mezun oldu ve ODTÜ ile Humboldt Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttükleri master programına tam burslu olarak girmeye hak kazandı. Birinci dönemini de başarıyla tamamlamıştı. Sırada, ofisime gelerek bana da tanıştırdığı o güzel kızla (adı Sevgi. Yazının sonunda tekrar döneceğiz O’na) nişan vardı. Burslardan biriktirdiği parayla nişan yüzüklerini almış ve nişan gününü beklemeye başlamıştı. Polis izin vermedi!
Hüseyin’in iyi bir akademisyen olacağını söylerken, öğrencisini kayıran bir hoca gibi algılanmak istemem. İddiamın en güzel kanıtı 21 Şubat’ta cezaevinden bana gönderdiği o mektuptur.
Bir insan cezaevindeyken –üstelik adil yargılanma hakkından mahrum edilmiş, birçok haksızlık ve keyfiliğe uğramış bir halde cezaevindeyken- hocasına yazacağı mektupta nelerden bahseder? “Elbette yaşadığı haksızlıklardan ve cezaevindeki ruh halinden” diyeceksiniz. Oysa Hüseyin, 3 sayfalık mektubunun ilk iki sayfasını, tam da o sırada Radikal İki’de çıkan bir makaleme ayırmıştı. Hem de ne ayırma! Bütün makaleyi, benim kendisine öğrettiğimi söylediği fikirleri kullanarak lime lime etmişti!
O zikretmiyor ama şunu da söylemiştim derslerde: Bir metni, içerden eleştirmeyi öğrenin. Dışardan – kendinizce doğru bir teoriden- yola çıkarak değil; bizzat o yazarın ne yapmaya çalıştığını, ne tür bir probleme yanıt vermeye çalıştığını, ne tür bir teorik arkaplandan hareket ettiğini anlamaya çalışarak, özcesi, metne nüfuz ederek bir eleştiri geliştirin.
İşte, birçok akademisyenin geliştiremediği bu hassayı ben bir öğrencimin cezaevinden gönderdiği mektupta gördüm. Hüseyin, bir derste şöyle söylediğimi yazıyor: “Ben bir şey yazarken kendimi bir jürinin karşısında düşünürüm. Jüride Braudel, Bloch, Marx, Weber, Tilly gibi isimler var ve onların teorilerini göz önünde bulundururum; böylelikle daha az hata yapacağımı düşünürüm”. Bu düşünce Hüseyin’in çok hoşuna gitmiş ve “hatta ben de böyle düşünmeli ve yazmalıyım” demiş.
Buraya kadar güzel… Ama mektup şöyle devam ediyor: “Hocam, ne yazık ki Radikal’deki yazıyı yazarken ya jüriyi oluşturmamışsınız ya da onları dikkate almamışsınız. En azından jürinin önemli bir kısmını görmezden gelmişsiniz”!
Daha bitmedi! İki paragraf sonra da şunları söylüyor Hüseyin: “Bu yazıda Braudel’i unutmuş “yapılardan” uzak durmuşsunuz. Sizi fazlaca Thompson’cu gördüm (İngiliz Marksist tarihçi E. P. Thompson’ı kastediyor. F.E). Ya da voluntarist diyeyim. “Hiçbirşey doğal değildir; her şey tarihseldir” derdiniz. Ama sizin yazınızda tarihselleştirmeye de pek rastlamadım. Son olarak “çoklu neden”: ‘nedenleri çoğaltın’ derdiniz; onu da göremedim; ve biraz da linear bir yaklaşım gibi geldi”.
İşte böyle! Mektubunun başında bizzat kendisinin söylediği gibi: “Besle kargayı, oysun gözünü” durumu… Neyse, ben Hüseyin’le hesabımı göreceğim nasıl olsa. Fakat yukarda bahsettiğim “içerden eleştiri” nasıl olur diye merak eden sosyal bilimciler varsa Hüseyin’in cezaevi mektubunu okutabilirim onlara…
Benim makalemi 2 sayfada bertaraf ettikten sonra sadece kalan bir sayfada kendinden bahsediyordu Hüseyin. Sözü ona bırakıyorum:
“Hocam, hem çok sıkılıyorum, hem de çok üzülüyorum. Cezaevinin bir kütüphanesi var ama yetersiz, dolayısıyla okuyacak pek bir şey bulamıyorum. Küçük bir radyo aldım, birkaç kanal çekiyor.” Daha sonra Facebook notunda da bahsettiği sözlüsüne getiriyor sözü: “Hocam, sözlümü tanıyorsunuz. 7 Şubatta nişanlanacaktık ve yazın da evlenecektik. Ben 1 Şubat’ta tutuklanınca tam bir ‘Türk filmi’ yaşadık. Sevgi çok üzüldü. Davetiyelerimiz dağıtılmış (800) adet, her şey planlanmıştı. Ama olmadı. Bir başka bahara kaldı. Düşününce elimden üzülmekten başka bir şey gelmiyor.”
“Okulu ve dersleri çok özledim. Şaşırtıcı ama ‘evet’ özledim. Hocam bu arada bu dönem sonu ortalamam 3.72 imiş. Üzüleyim mi, sevineyim mi? “Yüksek Onur Öğrencisi” olma duygusunu, hatta rektörle şarap içme şansımı kaybetmemi de olayın hafif tuzu ve biberi olarak düşünsem daha iyi olacak sanırım.”
Ve insanı önce çarpan sonra da çaresizliğinden öfkelendiren son paragraf: “Hocam, son olarak size teşekkür etmek istiyorum. Hani derler ya “dünyanın bin bir türlü hali var”. Onun için bana öğrettiğiniz her bir kelime için binlerce teşekkür ederim. Emin olun öğrencinin öğretmenine karşı minnet duygusu farklı bir şey. Ömür boyu bir borç gibi boynunda gezer insanın. Bana cevap yazarsanız mutlu olurum”.
Yazdım Hüseyin!
Son bir not: Süheyl Batum Ergenekoncu’ları milletvekili adayı yapadursun, benim adayım Hüseyin Edemir.