Hrant’ın ölümünün hemen ardından yazdığım bir yazıda, “Bu kurşun Türkiye’ye sıkıldı” diye manşet atan gazetelerin başlığına tepki göstermiş ve “Bu kurşun Hrant’a sıkıldı” demiştim. Evet kurşun Hrant’a sıkılmıştı ve onu önce ailesinin, sonra arkadaşlarının arasından alıp götürmüştü. Somut gerçek buydu.
Karin Karakaşlı Agos’un önündeki dünkü konuşmasında işte tam da bu gerçeğe işaret ediyordu: “Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915’te Anadolu’da kafilelerce insan aç susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250’ye yakın aydın Haydarpaşa Gar’ından trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece bir kaçı geri dönebildi.”
Karin, yok edilen Ermeni aydınlarının bir kısmının ismini saydı. Onları andık. Bir tarihin çocuğuydu Hrant Dink, böyle bir tarihin çocuğuydu. Biz bu gerçekleri bilmezken onlar biliyorlardı ve içlerine atıyorlardı. Kendi isimlerini bile değiştirerek bu ülkede var olmaya, ayakta kalmaya çalışıyorlardı.
1915’le başlayan tarih orada kalmamıştı. 1922 İzmir yangınıyla onların yaşamında yeni bir acılar dönemi başlamıştı. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül saldırıları, askeri darbeler dönemi her seferinde onları bir kez daha vurmuştu.
Karin, “Anlayacağınız önce sesimizi aldılar” derken işte bu susturulma dönemlerine işaret ediyordu.
Hrant bu sessiz topluluğun sesiydi. Cesur sesiydi. Uzun bir sessizlikten sonra konuşan adamdı, konuşan Ermeni’ydi. İşte onun için öldürdüler. Konuşan Ermeni istemiyorlardı. Yüz sene sonra bile olsa istemiyorlardı. Konuşan yürekli Ermeni’yi vurdular.
Ölümüyle de direniş oldu
Hrant’ın ölümünün beşinci yılında onu vuranlardan hesap sorulamadı. Toplumun, adalet bekleyenlerin iki tetikçiyle yetinmesini istediler. Mahkeme (diğer bir ifadeyle “bağımsız mahkeme”) “örgüt yoktur” dedi.
Bizim de inanmamızı istiyorlar. İşin gerçeği, 5 yıldır mahkeme kapılarında öğrendiğimiz gerçek ise şu: Bu davanın arkasında “adaletin gerçekleşmesi iradesi” yoktu. Hiçbir ciddi soruşturma talebi kabul edilmediği gibi, cinayetten haberdar olan, bilgileri sümen altı eden, en azından “ihmal”i olduğu bilinen, çoğu zaman kasıt düzeyinde sorumluluğu olan devlet görevlileri hakkında ciddi araştırma ve soruşturmalar yapılmadı.
Ancak bu kez, farklı bir durumla karşı karşıya olduklarını sanırım anlamak zorunda kalacaklar. Daha önce çok görmedikleri bir tabloyla, yorumlamakta zorlandıkları yeni bir “aşama” ile karşı karşıyalar. Hrant, bu topraklarda kalıcı izler bıraktı.
Dün Şişli’de Agos gazetesinin önünde toplanan 50 bin kişiye yakın topluluk farklı bir aşamadan ve düzlemden seslenerek, adaletin peşinde olacaklarını dünyaya, ilgili ilgisiz herkese duyuruyordu.
Mahkeme kararını duyduğum an beş yıl önceki bir karşılaşmaya atıfta bulunmuş, “Hrant Dink’i kim öldürdü” sorumu “Beni de öldürmek istiyorlar” diye cevaplayan Başbakan’ı hatırlatmıştım. Başbakan, kendisini de hedef alan darbecilerin Hrant’ı da hedef aldığını ifade etmişti. O günlerde böyle bir yaklaşım ve psikoloji içindeydi… Çünkü kendisi de tehdit altındaydı.
Şimdi kendisine yönelik, iktidara yönelik girişimleri büyük ölçüde alt etmenin rahatlığı içinde. Bir anlamda “devlete egemen” olmuş durumda. Mahkemenin vicdanları rahatsız eden kararı acaba onu şimdi ne kadar rahatsız ediyor?
Ne olursa olsun, şu kadarını hep birlikte söyleyebiliriz: Agos’un önünde toplanan 50 bin kişinin sözleri dünün gerçeğiydi: “İnsanlık daha ölmedi…”