Bazen Stratfor’daki bir yazıdan yola çıkar, bazen satır aralarında kaybolan bir küçük haberden ve her şeyi öyle bir yerli yerine oturtur ki şaşıp kalırım.
Ayrı şehirlerde oturduğumuz için sık sık telefonlaşırız. Ondan telefon alıp da “Abi n’aber?’’ başlangıç cümlesini duyduğum zaman, yine çok esaslı bir yorum dinleyeceğimi anlarım.
Bu sevgili dostum iki gün önce yine telefon etti, yine “Abi n’aber?’’ dedi ama sonrası değişik bir sohbetle akıp gitti.
“Biliyor musun artık gazete okuyamıyorum’’ dedi. “Her şey öylesine anlamsızlaştı ki gazeteleri elime aldığımda içimi tarifsiz bir sıkıntı kaplıyor. Boğulacak gibi oluyorum. Tahammül edemiyorum artık ve kapatıyorum. İnternetten bir iki sevdiğim yazara göz atıyorum. Basınla ilişkim sadece bu.’’
“Al bende de o kadar!’’ dedim. “Haberler, yazanlar, arka planlar, manipülasyon çabaları, çıtayı giderek aşağı düşürme çabaları beni de aynı hale getirdi. Ben de okuyamıyorum.’’
Arkadaşımla aynı dönemde, aynı duyguya kapılmam rastlantı değil. Bence hepimiz yavaş yavaş böyle bir döneme giriyoruz. Artk gazeteler “olmazsa olmaz’’ımız değil. Sahte haberler, yalanlar, manipülasyonlar, kamplaşmalar, polemikçi yazarlar, küfürler gazeteleri giderek halkın gözünden düşürdü.
Zaten en çok okunan haberler bölümüne bakıyorum. Kim kiminle yakalandı haberleri başı çekiyor. Yanlış anlaşılmasın Ergenekon yakalanmaları falan değil bunlar; Bebek yakalanmaları.
Bilmem kimin balkonda bikinisi düştü, bilmem hangi kız güneşlenirken çıplak yakalandı.
Halk bir tek bunları okuyor, bir de futbolcuları.
Kimseyi ilgilendirmeyen konularda ise bir sürü yazar birbirini yiyor. Sonra tatilde ne yapacağını anlatıyor, bir yandan gittiği lokantalardan bahsederken bir yandan da bütün Türkiye’ye hatta dünyaya kısa notlar halinde akıllar veriyor. Sevmediklerine verip veriştiriyor.
Bu da yetmiyor; bir de akşam ekrana çıkıp bağırıp çağırarak maça gitmiş gibi terapi yapıyor.
Yaralı ruhlar galerisinin itiraf defteri gibi.
Sahiden; bu gazetelere kimin, ne ihtiyacı var?