Açıkça işin en can alıcı yerinden başlayalım: Başbakan Tayyip Erdoğan’a en yakın isimlerden MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK davasında ifadeye çağrılması normal midir? Hayır. Bunun ne yasayla, ne hukukla, ne de herhangi bir soruşturmayla ilgisini anlamak, mümkün değil.
Bazen kedi, kedidir ve kediye bakıp herkesin ‘Yok aslında bu hipopotam’ dediği ülkeler, ruh sağlığı bozulmuş memleketlerdir. Nasıl ki bütün kusurlarına rağmen Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘silahlı terör örgütü’ lideri olması izan sahibi kimseye inandırıcı gelmemişse, MİT Müsteşarı’nın da KCK’lı olması, yani doğrudan ya da dolaylı olarak PKK’ya hizmet eden biri olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir. Bunu hepimiz biliyoruz.
Son dönemde hedefine nedense MİT’i oturtmuş bir fısıltı kampanyası, sistematik bir biçimde Fidan, kurmayları veya temsil ettikleri kuruluşun gizliden gizliye ‘PKK’yı kullandığı’ ve hatta ‘koruduğu’ tezini işliyor. Pek anlamıyoruz neden. Garip bir patoloji. Yok geçmiş falan değil; bugünden söz ediyorlar.
Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan ‘zihinsel karmaşa’, yani suçluyu, teröristi, muhalifi, İsrail’i, Amerika’yı, gazeteciyi, Sarkozy’yi, Merkel’i, solcuyu, neo-con’u, Ergenekon’u karman çorman bir ‘düşmanlar cephesi’ olarak algılayan ruh hali, maalesef sadece Ak Partili Bülent Gedikli değil, yargı ve emniyette de hüküm sürmekte.
Peki yine de soralım: Fidan ve yine açılım sürecinin mimarlarından eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in KCK davasında savcı tarafından soruşturmaya çağrılması, Başbakan Erdoğan’a yönelik bir hamle midir?
Kuşkusuz evet. Ve kuşkusuz Erdoğan anında yaptığı görevden almalarla da buna kendi üslubunda vermesi gereken cevabı vermiştir. Geç de olsa, bilgi kirliliği ve zihinsel karmaşadan beslenen ve kontrolden çıkmış bir sürece dur demesi, son derece normaldir.
Anladığım kadarıyla, yakın zamana kadar kritik adli konularda tek yönlü enformasyon akışına maruz kalan Erdoğan, son dönemde çok güvendiği Hakan Fidan’ın MİT’in başına geçmesiyle olaylara daha geniş bir perspektiften bakabiliyor. Kamuoyuna hissettirmese de rahatsız olduğu durumlar olduğu aşikâr. Allah’tan. Çünkü eninde sonunda, bize aktarılan kurgunun gerçeklere tosladığı anlar var. Bunlar arttıkça, süreç geriliyor.
Tabii KCK davasına bakan savcının Fidan, Taner ve uzunca bir süre devlet kademelerinde en üst düzey kadın olarak görev yapan Afet Güneş’i tam olarak neden çağırdığını bilmiyoruz. Bir tevatür, Oslo’daki PKK-MİT görüşmeleri. Twitter’da yayılan dedikodu, savcının MİT’in PKK’nın bazı faaliyetlerini bilip de neden dur demediğini sorgulayacağı.
Şimdi Kürt açılımı ve Oslo süreciyle ilgili daha evvel yüzlerce defa yazdığımız şeyleri tekrarlayalım. Oslo süreci, MİT’in görev tanımı çerçevesinde ve teröre ağır kayıplar veren bir ülkede Kürt meselesinin nihai çözümü için iyi niyetle atılmış bir adımdır. Siyasi iradenin onayıyla devlet tarafından götürülmüştür. Ben bunu böyle algılıyorum, Türkiye kamuoyu da Türküyle, Kürdüyle, Çerkeziyle, sağcısı ve solcusuyla, referandum ve seçimlerde Oslo görüşmelerini böyle algılamış, sandıkta faturayı AK Parti’ye kesmemiştir.
İkincisi, istihbarat kuruluşları bütün gün televizyon seyredip masa başında analizler yapan think-tank’ler değildir. MİT’in görev tanımı bizzat devletin resmi olarak yapamayacağı iş ve istihbari faaliyetlerdir. Bu yüzden MİT’in PKK’yla görüşmesi, pazarlık yapması ya da içerde kontak veya ajanları olmasında şaşılacak bir durum yok. Olmaması vahim olurdu. Anlayamadığım, savcı neden kuşkulanıyor?