1938 Dersim olaylarında CHP’nin rolü tartışılıyor. Ama henüz binlerce kişinin öldüğü harekatla ilgili resmi arşivler bile açılmadı.
Doğru, medyanın Dersim ilgisi aslında “tarihle yüzleşmekten” ziyade CHP ve Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırmayı hedefliyor. Ama yine de anamuhalefet kompleks yapmadan tarihin bu kara sayfasıyla ilgili bir Meclis komisyonunun önünü açmalı
Hükümete yakın duran medya kuruluşlarının bir anda “resmi tarihle yüzleşme” hevesine girmesi, pek hoşuma gitti.
CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün Zaman gazetesine verdiği röportajla başlayan Dersim tartışması, dün Star, Bugün, Türkiye gazetelerinde birinci sayfadan devam ettiriliyordu.
Hiç itirazım yok. 1938 Dersim olayları, gerçekten de cumhuriyet tarihinin en kara sayfalarından. İyi ki bu dönem Meclis’te Aygün gibi Pandora’nın kutusunu açmaya cesaret eden aktivist siyasetçiler var.
Ancak bir anda Ak Parti’ye yakın medyaya vahiy gibi inen “tarihle yüzleşme” sevdasının arkasında CHP’nin içini karıştırmak, Dersimli katliam mağduru bir aileden gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu sarsmak amaçlı olduğuna da şüphe yok.
Ne dese eleştirilecek
Dersim tartışmasında CHP karşıtları için bir taşla birkaç kuş vurma imkânı var. İlk hedef, seçim sürecinde Anadolu’nun bazı bölgelerinde “Sünni refleksleri” tetikleyerek Ak Parti’ye sandıkta ciddi bir başarı getiren Kılıçdaoğlu’yla ilgili “şecere” ve Alevilik meselesini sürekli gündemde tutmak. Bilin ki bu yayınlar, gerçekte Dersim’de yaşananları su yüzüne çıkarmak kadar, “Bakalım Dersimli Kemal ne yapacak?” diyebilmek için. Nihayetinde de emin olun, CHP liderinin alacağı tutum, ya “Adam Dersim’e bilet tam sahip çıkamadı!” diye “cesaretsizlik” ya da tam tersine “Adam ne de olsa Alevi” diye bir “aykırılık” unsuru olarak lanse edilecektir.
Yine de bu dosyayı açın!
Dersim tartışmasını sürekli alevlendirmenin bir başka güzel yanı da, partinin genetik kodlarındaki “Atatürk hassasiyetini” kaşıyarak Kongre öncesi CHP içinde Önder Sav-Deniz Baykal nostaljisi içindeki sert Kemalistleri gıdıklayabilmek. (Hüseyin Aygün’e karşı sert bir bildiri yayınlayan 9 CHP’li vekilin durumunda olduğu gibi.) Ak Partililer Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesini kısa bir süre için de olsa “olumlu” buldu; ancak seçim sürecinde bu durum liderler arasında ciddi bir kişisel husumete dönüştü. Oyları yüzde 26’da kalmış olsa da iktidar CHP liderinin “gündem belirleyebilme” ve dosya çıkarma kabiliyetini bir tehdit olarak görüyor. Bugün CHP lideri değişse memnun olurlar.
Ve Dersim tartışmasını hararetlendirmenin bir başka amacı da, Aleviler ve CHP arasındaki bağı zayıflatmak, neredeyse blok olarak sola oy veren Alevileri CHP’den soğutmak.
Ben yine de her şeye rağmen Dersim dosyasının açılmasına memnunum. Umarım bugün Dersim konusunda “tarihle yüzleşmek” isteyen medya kuruluşları, ileride 1915 Ermeni olayları ya da 90’lı yıllarda Güneydoğu’daki köy boşaltmalar (3500 köyden söz ediyoruz!) ve faili meçhullerin araştırılması konusunda da aynı ölçüde cesaretli davranır.
“Kimin tarihi temiz?”
Zaten unutmayın; aslında son günlerde muhafazakâr medyanın ismini ağzından düşürmediği Tunceli vekili Hüseyin Aygün de mesleki kariyerinin önemli bir bölümünde 90’larda boşaltılan köyler ve işkence gören insanların haklarını savunmuş, hatta iç hukuk yolları kapandığında bu davaları AİHM’e götürmeyi başarmıştı.
Umarım aynı medya, yarın bu tarz davaların da takipçisi olur.
Ama dönelim Dersim meselesine. Artık Pandora’nın kutusu açıldığına göre, CHP’nin hızla bu konuda tavır alması gerekiyor.
Ve bu Alevilik, Dersim kompleksine kapılmadan, demokrat bir tavır olmalı.
Dün Hüseyin Aygün gibi avukat ve aktivist kökenli olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu telefonda “Cumhuriyetin bütün günahlarından CHP sorumludur demek de insafsızlık. Demokrasisi çok ileri noktada olan ülkelerin geçmişinde bile böyle sayfalar var. Kimin tarihi temiz? Fransa’nın mı? Almanya mı? Dersim’de ne acılar yaşandığını biliyoruz. Ama amaç, cumhuriyet tarihinin bir dönemiyle yüzleşmek değil; cumhuriyetin iyi değerlerinin de sahibi olan CHP’yi mahkûm etmek. Fakat biz yine de bu meseleye eğilmeliyiz...” diyordu.
En doğru yer Meclis!
Tanrıkulu sonuna kadar haklı.
Burada yapılması gereken, olayı CHP’ye küfretme fırsatına dönüştürmeden Meclis’e havale etmek.
Tanrıkulu’nun teklifi, Meclis’te bir Dersim komisyonu kurulması.
Dün benzer bir teklif Devlet Bakanı Bülent Arınç’tan da geldi.
Her iki parti de “tarihle yüzleşmeye” hazırsa, ne güzel! O zaman bir komisyon kurulması, devlet arşivlerinin açılması an meselesi demektir.
Umarım yeri gelmişken birileri 80 ve 90’lardaki faili meçhullere de el atmayı akıl eder...
WASHİNGTON’LA BİR BAHAR HAVASI Kİ SORMAYIN...
Time dergisinin kapağına hiç mi hiç şaşırmadım.
Geçenlerde sohbet ettiğimiz üst düzey bir yetkili, ABD Başkanı’nın en çok konuştuğu, hatta dertleştiği dünya liderinin Tayyip Erdoğan olduğunu anlattı ve ekledi: “Hiçbir dönemde Türkiye ve ABD arasında bölgesel konulardaki siyasi angajman bu kadar yoğun olmamıştı. Dışişleri bakanları haftada 2-3 defa, diplomatlar bazen günde 3-4 defa görüşüyor...”
Yıllardır Orta Doğu’da ne olup bittiği, neler yapılabileceği konusunda önce İngiltere, ardından İsrail’le istişare eden Washington, artık bölgenin nabzını İngiltere ve Türkiye aracılığıyla tutuyor.
İşte bu yüzden de geçen yıl adeta derin dondurucuda olan Türk-Amerikan ilişkisinde artık tam bri “bahar havasının“ estiğini söylemek yanlış olmaz.
Bu durum, hafta içinde Washington’daki önemli düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi’nin İstanbul’da düzenlediği Karadeniz enerji ve ekonomik forumunda da buram buram hissediliyordu.
Daha düne kadar eksen kaymasından, hükümetin otoriterleştiğinden, AB reform sürecinin yavaşladığından ve Ankara’nın İran’la fazla yakınlaştığından şikayet eden Amerikalılar, nasıl olduysa şimdi Arap Baharı’nda “Türkiye modeli”nden, Erdoğan’ın karizmasından ve ekonomik başarılarımızdan söz ediyor.
Amerikalılar’ın gözünde Türkiye, sadece çalkantılı bir coğrafyada bir “istikrar adası” değil, aynı zamanda insanı baştan çıkaran bir “ekonomik mıktanıs.” Geçmiş yönetimlerde büyükelçi, diplomat, Beyaz Saray yetkilisi ve hatta Dışişleri Bakanı olarak Türkiye’yle temas etmiş herkes, ABD’deki mevcut ekonomik krizde Türkiye’yle iş yapmak isteyen dev şirketler tarafından hararetle aranıyor.
Siyasi analizlerle ekonomik çıkarlar, geçmişte hiç görmediğim kadar örtüşmüş durumda. Örneğin Atlantik Konseyi toplantısında dinlediğim Clinton dönemi dışişleri bakanı Madeline Albright ve Bush dönemi Ulusal Güvenlik Danışmanı Steve Hadley, bir yandan siyaset yorumcusu olarak önemli bir bağımsız düşünce kuruluşuna Türkiye’yi değerlendiren bir rapor yazıyor, diğer yandan da Türkiye’de iş yapıyor.
Aslında Washington’u neredeyse 2003’den bu yana hiç olmadığı kadar “Ak Parti taraftarı” yapan asıl mesele, ekonomik değil siyasi ve pragmatik.
Ak Parti %50 seçim başarısı üzerine Washington ahalisi CHP’yi de içeren siyasi projeksiyonları yeniden değerlendirmek zorunda kaldı.
Ardından Türkiye, füze kalkanına onay verdi.
Mavi marmara ve İran yüzünden gerilen iyice atmosfer tam olarak ne zaman değişti diye düşündüğümde, milad olarak “Türkiye’nin füze kalkanına onay verdiği gün” diyebilirim.
Ayrıca, Ankara’nın Libya’daki NATO operasyonuna katılmasıyla, Amerikan medyasında her gün çıkan “Türkiye’de ifade özgürlüğü yok!” haberleri bir anda bıçak gibi kesildi.
Şaşırmayın. Karşınızda Irak’tan çekilmeye hazırlanan, Suriye konusunda ne yapacağına tam karar vermemiş ve Arap Baharı’nı zar zor yöneten bir Washington var. Obama dış politikada şanslı, ama ehil değil. Önceliği ekonomi.
Bu ortamda Obama’nın Erdoğan’la kurmuş olduğu kişisel dostluk ve iki lider arasındaki açık telefon hattı, Washington’a güven veriyor.
Üstüne üstlük Erdoğan’ın Kahire’de “laiklik“ mesajı vermesi ve bir çok ülkede İran’ın etkisine karşı siper olması, Amerikalıları mest etmiş gözüküyor.
O kadar ki, nerdeyse 8 yıldır Ak Parti hükümetine yönelik eleştirel yorumlarıyla tanınan Washington Institute uzmanı Soner Çağaptay bile, Washington Post’da geçen hafta çıkan yazısında iki başkent arasındaki ilişkiyi bir “bahar havasına” benzetiyor.
Peki bu ortamda ifade özgülüğü, medyanın durumu, uzun tutukluluk süreleri ve Türkiye’de güç tekelleşmesi gibi son yıllarda Amerikalıların kaygılı ifadelerle dile getirdiği konular?
“Tabii o konular her zaman Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık insan hakları raporunda olur” diyor Washington’un işleyişini iyi bilen bir Amerikalı dostum ironik tebessümle.
Olacaktır tabii; ama sadece vicdanları rahatlatmak için ve gündemin 77’nci maddesi olarak...