Yüksek rakımlı mevkiler, aslında yalnız, etraftaki hizmetli ordusuna rağmen oldukça izole yerlerdir.
Artık tereddüt kalmadı. Başbakan, çevresi, bürokratları ve muhtemelen bakanları tarafından yanıltılıyor. Hem de uzunca bir süredir...
Bunları asla Erdoğan’ı aklamak için söylemiyorum. Ama aksi takdirde Başbakan’ın dün ‘tutuklu gazetecilerle’ ilgili açıklamasındaki maddi hataları nasıl açıklarsınız?
Erdoğan, dünkü konuşmasında CHP liderinin tutuklu gazeteci sayısını gündeme getirmesine tepki göstererek “Bir sendika ve tutuklu gazetecilerle ilgili bir platform, Türkiye’de 105 gazetecinin tutuklu ve hükümlü olduğunu iddia etti. Bu listedeki isimleri tek tek Adalet Bakanı’ma sordum. Dedim şunları bir çıkart, araştır.”
İşte Başbakan’ın zorluğu. ‘Bu işin aslı astarı nedir?’ demek için gitmek zorunda olduğu insanlar, Adalet Bakanı gibi, İçişleri Bakanı gibi, emniyet mensupları gibi bizzat bugünkü keşmekeşin mimarları. Yani bizzat kariyerleri itibariyle bugüne kadar yapılan işlerin ‘doğru’ olduğunu kanıtlamak zorunda olan insanlar.
Adalet Bakanı, Başbakan’a bu isimlerden sadece 6’sının sarı basın kartı olduğunu, 25 kişinin hükümlü, 70 kişinin tutuklu, 6 kişinin cezaevinde kaydı olmadığını söylemiş. Ayrıca Başbakan’a New York merkezli Gazetecileri Koruma Cemiyeti’nin (CPJ) Türkiye’de tutuklu gazeteci sayısını sadece 8 olarak yazdığını söylemiş.
Herkes bilir; memlekette sarı basın kartı almak çok zor. Ben yıllardır gazeteciyim; daha birkaç yıl önce kartım oldu. Genç muhabirlerin çoğunun sarı basın kartı yok. Bu ufak hatayı geçelim.
Ama keşke Adalet Bakanı ya da kendi danışmanları en azından Başbakan’ı New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) konusunda uyarmış olsaydı. Bu kuruluş, 2011 yılsonu değerlendirmesinde Türkiye’de 8 gazetecinin hapiste olduğunu teyit ettiğini söylemiş olsa da, bu rakamın Adalet Bakanlığı tarafından övünçle anılması üzerine açıklama üstüne açıklama yaparak bunun ‘nihai rakam olmadığını’, çalışmalarının devam ettiğini ve Türkiye’de ifade özgürlüğünün sorunlu olduğunu söyledi. Söylemekle kalmadı, 22 Aralık’ta Başbakan’a çok ağır bir mektup ve geçen ay Türkiye’ye de bir heyet yolladı.
Avrupa Birliği yetkilileri Adalet Bakanı’nı öve öve bitiremiyor. Her görüşme sonrasında ‘Ah ah, bakan tutuklu gazeteciler konusunda bir şeyler yapmaya çalışıyor ama...’ diyorlar.
Eminim öyledir. Ama mesele kişi değil sistem. Adalet Bakanı ifade özgürlüğü konusunda bu kadar dertli ise, her şeyden önce Başbakan’a sadece içerideki insanların ‘neyle suçlandıklarını’ değil, bir de hangi koşullarda tutuklandığını anlatabilirdi. Biliyorsunuz hapisteki gazeteciler ‘Yazdıklarına gıcık oluyoruz’ ya da ‘Gazeteni sevmiyoruz’ diye değil, Ergenekon ya da PKK bağlamında ‘örgüt üyeliği’ veya ‘propagandası’ ile suçlanıyor. Bakanlık da, Avrupa Parlamentosu, AB Komisyonu ve de Başbakanlık’a kimin neyle suçlandığına dair Excel dokümanları gönderiyor. Sütun sütun.
Gel gör ki, o uzun listelerdeki gazetecilerin çoğu, bir terör eyleminden dolayı değil, ‘yazdıkları’ haber ya da çalıştıkları yerdeki topluca gözaltılar veya gizli tanık ifadesi ya da ‘telefonda konuşmaları’ nedeniyle suçlanıyor. Yani ortada eylem yok, yazmak ve telefonla konuşmak dışında fiil yok ama terör suçlaması var. Oysa Başbakan’ın önüne konan bu listelerde, mesela Zeynep Kuray gibi, mesela Hamdiye Çiftçi gibi, Vedat Kurşun, Baha Okar, Ahmet Şık, Çağdaş Ulus, Fatma Koçak, Sait Çakır gibi daha onlarca gencin ‘hiçbir eylemle irtibatları olmamasına rağmen’ alelacele operasyonlarla alınıp aylarca içeride kaldığı yazmalıydı. Yazmıyor.
Hükümet gerçekten araştırmak istiyorsa, hakikate ulaşmak zor değil. İlle de avukatları aramaya, aileleri bulmaya, hafiye tutmaya, derin istihbarat çalışmalarına gerek yok. Objektif birilerinin bu dosyalara bakması, soruşturmaları izlemesi, davalara gitmesi, polis veya savcılık ifadelerine bir göz atması yeter.
Hatta Meclis’te kurulacak bir komisyon bile pekala bu işi yapabilir.
Ama gelin ciğeri kediye emanet etmeyelim. Türkiye’nin demokrasi yolculuğu çok sancılı oldu. Şimdi tutup da bu memleketi üç beş bürokrata teslim etmenin anlamı yok...