Ayakkabının Hüzünlü Tarihi

Maymun insan ırkının yere inme ve iki ayak üstünde yürüme telaşı başladığında ayakkabı ihtiyacı ortaya çıktı.

Elde ki ilk malzeme ot ve kaba deri ile ayaklar sarıp sarmalanmış, adına taban dedikleri, şimdi dev bir endüstri halinde olan ayağı yerden kesmeye yarayan ayakkabının esası icad edildi.

Coğrafya, iklim, av hayvanların türü ve taşınan ekin kültür ayakkabı gelişiminde etkili oldu.

Bu hikaye dün bulunan ve işlenen plastikten çok önce bir hikayedir.

Makul tarih kaynakları derler ki, ilk ayakkabı MÖ 12000-15000 yılların da Avrupa kıtasında mağara duvarlarında kürk çizme giymiş kadın figürlerine aittir.

Avrupa öyle iken, Amerika yerlileri sandaleti bulmuş ve ayaklarına geçirmiş iddiası kuvvetlidir.

Mısır’da ise öyle bir ulu anıt medeniyeti inşa edilmişken ayakcıklarını korumaya dönük bir icatları olmayacak mı? Onlarda sandaletleri bulmuştur.

Sandalet Mısır’dan ta Mezopotamya’ya, dek kullanılmıştır. Sadece ora mı? Yunan bile sandaleti benimsemiş ve geliştirmiştir.

Atina’nın zafer tanrıçası Nike’nin bağı çözülmüş sandaletli figürü varmış. Hoş bu arada ayakkabı markası Nike’nin isim babalığını bu zafer tanrısı yapıyor. ABD’de Puma ve Adidas’la rekabet etmek üzere Phil Knight adında bir adam çıkmış Japonlarla işbirliği yaparak bu markayı üretmiş, sonra hikayesine değişik serüvenler katarak yoluna devam etmiş. Dünya pazarında önemli bir yer alan Nike markası işte Yunan zafer tanrısının ismi üzere konmuştur.

Ayakkabıda model topuk ve dönem modası olarak renk sıfırlı yıllara doğru giderken başlamış.

Misal o çağlarda Romalılar topuklu bir şey üretmişler ki boyu da uzun gösteriyor.

Milattan sonra ayakkabı şekil şemal almaya başlar. Kaideler konur. Romalı kadınlar kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz ayakkabı renkleri giyerken, erkeklerin renkli ayakkabı giymeleri zinhar izin verilmemiş ve yasaklanmış.

Coğrafya hep belirleyici olmuştur, model konusunda… Japonlar hep sandalet diye tutturmuş, bizim Anadolu’da ata kültür olan Hititlerin icadı olan çarık’a benzeyen ayakkabı çağlar boyu varlığını göstermişken, Persler, Mezopotamyalılar, Bizanslılar bağcıklı çizmeye geçiş yapmışlardır. Tabi modeller zaman içinde farklılık göstermiştir. Önü kesik bağcıklı, kırmızı çizmeden daha sonra derinin her rengi ve önü kapalı her türlü bugünkü çizmeleri çağrıştıran modeller üretilmiş durumu kavi (kuvvetli) olan insanların giyimine sunulmuştur.

Leonardo Da Vinci’yi tanır mısınız?

Evet ilk günümüzde ki yüksek topuklu ayakkabıyı çağrıştıran ayakkabıyı, Catherina adında bir zengin kadına tasarlar. Kadını mutlu etmiş, düğününde bir güzel giymiş. Rivayet odur ki günümüze dek gelen topuklu ayakkabı tasarımı ona aittir.

Tarihte topuklu ayakkabıyı sadece erkekler giyerken, özellikle at üstünde ve Mısırda tarım yaparken çamura batmamak için. 17 yy sonra topuklu ayakkabıyı erkekler kadınlara paslar. Kadınların erkeklerden aldıkları bir bela olarak tarihe geçer.

Fransız ihtilali topuklu ayakkabı modasını yerle bir eder. Düz ayakkabı sandaleti ikame eder yerine. Fransız devriminin ruhuna uygun bir şey bu tabi ki… Eşitlik…

Sanayi devrimi sonrası burjuva ailelerine mensup kadınlar bu modaya tekrar sarılır. Günümüze gelir.

Bizim Anadolu’da çarık ve yemeni hep korur hakimiyetini… Buna mest, çizme, pabuç eklenmiştir.

Yakın tarihimize damga vuran şey ise kara lastikten üretilen ayakkabıdır bir nevi Anadolu yoksulluk tarihinin simgesi.

Ayakkabı’nın hüzünlü bir tarihi vardır. Hep sınıfsal bir farklılık göstermiştir.

Budapeşte’de yapılmış demir ayakkabı heykeli 2 dünya savaşına gönderme yapar.

Tuna nehrine zorla atılan, ölüme zorlanan insanlar hatırlansın diye yapılmıştır. Ölen yüzbinlerce insan anısına…

Yahudi ayakkabıları ya da Tuna Nehri ayakkabıları olarak bellekte yerini almıştır.

Başka bir sürgüne ait ayakkabılar vardır başka yakada, Kırım sürgünlerine ait…

İlk gençlik yıllarımdı tam 15 yaşındayım, o zamanlar, bizim köyün tüm insanları gibi seyyar satıcılık yapardım. Herkes gibi bir kentte gider, o kentin pazarlarda çorap, çamaşır satar eve dönerdim. Nedense ben hep tek giderdim. Lisedeyken misal, Cuma, Cumartesi Pazar. Bu nedenle yakın çevre illere giderdim. Antep bunlardan biridir. Sır gibi saklardım Antep’i… Çünkü öyle bereketli satış oluyor ki, benden başkası gidip buradaki piyasayı bozmasın isterdim. Antep’te Karatarla mahallesinde yani çarşısında gezerken bir ayakkabıya ilişiyor gözüm, ucuz mu ucuz. Kalitelimi kaliteli. Normal bir ayakkabı fiyatına 2 tane, hatta 3 tane alırsın. Bende iki tane aldım. Biri ayağımda biri çantamda değme keyfime. Bir rahat ayakkabı ki, Antep’ten Antakya’ya koş deseler göze alırım sanki.

İslahiye’de rutin kontroller olurdu eskiden, şimdide olur.

Otobüsü durdurup arama yapıyor üniformalılar… Bir curcuna, bir telaş, bağrış çağrış.

Otobüsten indirildim. Bir karakola götürüldüm, bir işkence, bir işkence… Öyle böyle, değil. Daha sonraki yıllarda gördüğüm sistematik işkenceler bile halt etmiş. Etimden parça koparıyor birileri, sigara söndürüyor tırnağımda birileri.

Ben ise onbeş yaşına yeni başmışım. Nisandı sanırım. Bayıltıp, ayıltıyorlar, bayıltıp ayıltıyorlar….

Benim ağzımdan tek sözcük çıkıyor… Neden? Neden? Neden?

Çantamda bir Mekap ayakkabı, lise bir edebiyat kitabı, Pazartesi yazılısı olacağım ve belki bakarım diye götürdüğüm, lise bir matematik kitabı, üç beş üst baş.

İki gün süren dayak ve tahkikat sonucunda hiç unutmam kel bir adam pardon diyerek, ayağıma bol gelen bir önü kapalı bir terlikle beni İslahiye’den Antakya’ya giden bir arabaya bindirip, gönderdi

Tabi öğrenmiş oldum, Mekap ayakkabısının ne zararlı bir şey olduğunu. Bilen bilir, Nisan dedin mi Antakya’da mevsim yazdır. Akşama dek parkta oturuyorum ve solcu olmaya orada karar verdim. O günden sonra bir ayağım solda, bir ayağım dolaşır orada burada işte. Bir pergel gibi…

Ayakkabının uzun ve hüzünlü bir tarihi vardır. Misal tüm marka ayakkabılar insan emeğinin yoğun sömürüsü ile üretilir. Endonezya’da, Bangladeş’te, Tayvan’da orada burada ucuz mu ucuz, ağır mı ağır.

Bu nedenle temiz elbise hareketi vardır meraklısına…

Sonra Soma maden katliamında sedye kirlenmesin diye “çizmemi çıkarayım mı” diyen bir işçimiz var unutmayız.

Eren Bülbül’ün kara lastikten ayakkabısını bir müzede sergileyecek birileri. Doğrumu bu bilgi teyit edemedim.

Acaba Türkiye Cumhuriyetinde doğuda yürütülen düşük yoğunluklu savaşta ölen asker ve gerillanın ayakkabısı nasıl travma oluşturmuştur ailelerde hep düşünmüşüm.

Hepsi bir yana ayakkabı dediniz mi, bu hüzünlü tarihinin en ağır yerinde Hrant Dink’in delikli ayakkabısı durur bir bayrak gibi.

Yani ayakkabı deyip, geçme…

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >