ACİL TESLİM:

Hopa Savcılığı, Başbakan’ı protestoda ölen Lokumcu’nun cenazesinden görüntüleri istemiş gazetecilerden.
“Teslim olmayanlar” yani “teslim etmeyenler” için adli işlem yapılacakmış.
İşin özü şu:
Teslim olan ve eden çıkıyor ki, isteniyor.
Gazeteciyim diyen gazeteci, öyle teslim olmaz.
Ama eskiden beri,  en meşhur gazeteciler; polise, askere, savcıya “bilgi, belge, fotoğraf, görüntü” sunmayı görev bildi.
Komutana liste hazırlayan da çıktı, polise öğrenci fotosu teslim eden de.
Gazetecilik rütbesine göre, kimi danışman, kimi eleman oldu.
Hoş, şimdi devletin çok ihtiyacı yok. İzleme, dinleme her ahval ve şerait basit.
Yine de işin özü şu:
Gazeteci; malzemesini, kaynağını, onurunu teslim etmez!
Ne gönüllü, ne cebren.

ACİL ÖZGÜRLÜK:

Sedat Ergin Basın Senatosu Başkanı seçilmiş. Kutlarım.
Konuşmasını okudum. “Acil özgürlük” talep edip “darbe gerekçesiyle” tutuklu gazeteciler için tavır almış.
Gazetecilik faaliyetinin cezalandırılmasına, basın özgürlüğünün yaralanmasına, uzun tutukluğa karşı tavır ve mücadele, artık onun görevi.
Lakin… hep bir sürü “lakin” kalır sakin sakin!
“Tutuklu gazeteciler”in hepsi “darbecilik sanığı” değil; “terör”e bağlanan daha çok. Şöhret olmadıkları için, buralı olmadıkları için sadece rakamdan ibaretler!
“Basına baskı” sadece kimini sevdiğimiz, kiminde tereddüt ettiğimiz gazetecilerin dahil edildiği davalara dair değil.
Ergin’in yazdığı gazetede, sevelim sevmeyelim, Emin Çölaşan’dan Bekir Coşkun’a, Cüneyt Ülsever’den Tufan Türenç’e; çok sayıda kovulma, kazınma, sansür, kepenk indirme vakası yaşandı.
Daha yeni, Ergin’in de (muhtemelen) bulunduğu toplantıda “köşelerin babalarının malı olmadığı” hatırlatılıp sansürün otosu gazlandı.
Senato Başkanı; bunlara da tavır almak; makul karşılıyorsa sebebini, karşılamıyorsa lafın okkalısını demek zorunda!
(Hadi daha uzak geçmişi boş versin; kendileri yine yöneticiyken, bu kez başka bir iktidarla kaynaşmış medya gruplarının onca gazeteciyi kovması zamanaşımına uğramış olsun!)
İçten pazarlıklı yarım özgürlükçülük, bir senatöre belki yakışır da, örgütlü mücadeleye soyunan gazetecide sakil durur.
Eminim bunları Sedat da düşünüyordur; ama sorun düşünmek değil, ifade etmek.
Özgürlük, ifade yüzünden kısıtlanıyor…
Ya da siz, ifade etmediğiniz için zaten özgür olamıyorsunuz!
İçerideyken de özgür olabilirsiniz…
Dışarıdayken de tutuklu!


ACİL ÖZÜR:

Milli Savunma Bakanı’na, her devlet memuru gibi astsubayların neden 1’in 4’ünden emekli olamadığını sorduğumda, herkesin haddini işaret eden formülle, “devletin bir hiyerarşisi var” dedi. Çünkü paşalar istemiyordu!
Oyak’ın yüzde 70 kesinti kaynağı oldukları, şirket yöneticisi paşaların onları yönetime sokmaması gibi!
İki yıllık yüksek okul mezunu Genelkurmay Başkanı oluyordu ama doktora yapsa dahi, astsubay adam gibi emekli bile olamıyordu.
Fakat şehit olabiliyorlar; Çukurca’da vurulan Kalender Özdemir gibi!
Muhtemelen denir ki, “işte en yüksek mertebe”!
Siz önden buyurun o zaman!
Bence Bakan da, bakanlıkta bu işlere esas bakanlar da en azından Özdemir’in ruhu önünde bir özür dilesin!

ACİL ÖLÜM:

Mazlum Erenci küçükken “taş atan çocuklar”dandı. Çocuk hapse girdi. 23 yıl istendi.
Anne dedi ki, “yeri okuldur, cezaevi değil.”
Sonra iki yıl geçti; çıktı, büyüdü, dağa çıktı. Geçen orada vurulup öldü.
Kimimiz diyebilir; ölecek, öldürecek çocuk baştan ve taştan bellidir…
Kimimiz düşünebilir; başka türlü de olabilir bu hikaye!
Taş yerinde kalsa; çocuk çocukluk yaşasa; devlet onu okulundan almasa, önce devlet terörist sayıp içeri tıkmasa, hırpalamasa, nefretle doldurmasa; bu çocukların öfkesini kapan birileri ölmeye, öldürmeye dağa kaldırmasa!
Ölüm bu kadar acil olmasa!