Ben de Teoman’ın kulaklarını tırmalamadan bu kadarcık çınlatayım:

Babamın öldüğü yaş”ı dün bir gün geçtim!

Artık babamdan daha yaşlıyım!

Şükür, çocuklarım da babamı kaybettiğim yaşımı üçe katladı. Ömürleri uzun, sağlıklı olsun; diğer çocuklarla birlikte.

Bir yola çıkıyordum tam doğum günümde.

Bir ölüm haberiyle sarsılarak gaza bastım; bir doğum haberiyle yeniden doğarak menzile ulaştım.

Hayatın ve ölümün iç içe devinimi insanoğlu için yeterince şaşırtıcıydı zaten, lakin insana o da yetmedi ve fesadıyla, yolculuğunu, yolculukları azap dolu tuzaklar, kalleşlikler güzergahı haline getirdi.

Öyle böyle insanlığın büyük çoğunluğu inançlı…

Bu kadar inançlı olup kendi türüne, nesline, nefsine karşı böyle inançsız olmak da, hayat ile ölüm diyalektiğinin bir şakası olmalı.

Hayatı cehenneme çevirerek cennete gitmeyi hedefleyen ilginç bir tür insan.

O yüzden, bir eli hep berikinin gırtlağında; cebinde değilse eğer.

İşte, ben uzun yol için her gaza basıp tabii radarların müsaadesi kadar kilometre aldığımda, bu makinenin esasında kaplumbağanın sırtındaki tabutu olduğunu da düşünürüm.

Bir an dalarsın…

Ve cennet çok uzakta kalır!

Hemen yanında cehennemin bitiverince.

Ölüm haberi, isimlerimizi birbirimize epey sonra söylediğimiz bir dostunkiydi.

Piyasada bulunmayan kimi müzik CD’sini ondan alırdım.

Adımızı sormadan, o benim ne iş yaptığımı bilmeden defalarca uzun uzun sohbet ettik.

Adımızdan ziyade, ne düşündüğümüzü önemsedik.

Kimlikten ziyade, kişilikler selamlaştı.

Siyasetten de konuştuk, ikimizin ikişer kızından da.

Hayat ve ölüm üstüne de konuştuk.

İncecik damarların nasıl hayat ile ölüm arasındaki pamuk ipliği olduğundan. Ben sigarayı bırakmıştım, o hiç içmemişti. İri yarı, sağlıklıydı.

Haberim olamadı. Tık diye duruvermiş kalbi. Hem de teklediğini hisseden yorgun bedeni hastane hastane dolaşmışken. Oradan oraya. Tam anjiyo masasında.

Birkaç yaş büyüktü benden. Ağlayayım istedim. Ondan aldığım bir CD’yi dinledim.

Sonra yol boyu, büyük kızım ve bir arkadaşıyla tarihe dokunduk.

Egeli bir şoförün, “Bu taşlar, bu tapınaklar insanlıkla ortak mirasımız” deyişini okşadım. Doğduğu toprağın kokusu dokusundaydı.

Ortak mirasın farkında olmadan yağmacılıkla ezip geçen büyük, küçük kardeşler ölümsüz mü sanıyordu kendilerini?

Binlerle yıla direnmiş taşlar onların ruhunun nöbetini de tutmayacak mıydı?

Vatanını sevdiğini iddia edip onu merak bile etmeyen, sakınmayan, onu kahreden, hor gören, kemiren; insanından nefret eden bir sevgi, muhtemelen, sevdiğini iddia ettiği karısını, kızını, sevgilisini katleden aynı kalpten çıkmaydı.

Sonra menzile varırken…

Nehir ile Nebil’in (Özgentürk) bebeğinin dünyaya geldiğini duydum.

Benimle ve küçük kızımla aynı güne doğmuş bebeği göreceğim az sonra. İyi şeyler dileyeceğim.

Sonra derin bir nefes alacağım…

Sonra, kim bilir…

 

Not: Bütün mesajlara, inanılmaz dostluk dolu her kelimeye teşekkürlerimle.

Yurtta savaş, cihanda savaş!

 

Yurtta barış, cihanda barış”ın kimi eksiklikleri vardı.

Yurtta sürekli savaş” önemli bir kısmını giderdi; geriye “cihanda savaş” kaldı.

Daha emeklerken Meclis’e sevk ettiği “savaş tezkeresi”nin, kendi grubundan muhalifler ve CHP oylarıyla reddedilmesi sayesinde, işe “yurtta itibar, cihanda itibar”la başlayan bir hükümet şimdi Suriye’ye şey ediyor!

Doğru… orada bir katliam var!

Ama Darfur’da da vardı.

Gazze bitti mi?

Irak’ta ölümler durdu mu?

Doğru… orada bir dikta var?

Ama çok yerde var.

Diktatör benim mi kankamdı?

 

***

 

Türkiye’nin bu bölgeye, insanlara bakışı ne Amerikalınınki gibi olabilir, ne bölgenin içindeki huzursuz İsrail’inki gibi.

Ölen ve öldürenler kardeşinizse…

Önce kendi kardeş savaşınızı bitirerek örnek olursunuz.

Yok, “yurtta barış” olmayacaksa, olamayacaksa, yapmayacak, yapamayacaksanız; o zaman kafiye olsun diye, “cihanda savaş”a dalarsınız.

Tek dişi kalmış medeniyetin sizden beklediği, bir işgal ve istila ordusu olmanız, küresel dayatmaların bir karakolu haline gelmenizse; istediğiniz kadar büyüklük havası verin edanıza, yazdığınız tabela odur.

 

***

 

Benim 40 bin, hatta 50 bin ölüm olsa, bitmeyen bir “yurtta savaş”ta…

El aleme “barış” dersi verirken azıcık utanırdım!

Benim 50 bin ölüm var yurdumda…

Ben utanıyorum!