Türkiye Cumhuriyeti son yıllardaki büyük değişim sürecinin kritik bir döneminden geçiyor. (Belki iyimserliğimin de etkisiyle) “Kriz”den doğabilecek sonuçların olumlu yüzüne odaklanmayı tercih ediyorum. Max Frisch’in “Kriz üretken bir durumdur. Ama içerdiği felaket renginden arındırılması gerekir” şeklindeki aforizması da bana umut veriyor.
Toplumumuz, devletin, askerin, yargının “dur” dediğinde durduğu, “yürü” dediğinde yürüdüğü bir halk olmaktan çıkıyor. Bu evrim beraberinde çalkantılar da getiriyor. Yaşanmakta olan kriz, bir “sivil toplum inşası”nın krizi. Askeri darbelerle sistemleşmiş bir otoriter cumhuriyetin son dönemi yaşanıyor.
Son merkezi kale
Hangi partinin siyaset yapacağından, kimin milletvekili olacağına kadar uzanan birçok siyasi konu üzerinde dolaysız bir etki gücüne sahip olan “yüksek yargı”, değişimin karşısında direnen en son ve en merkezi kalelerden birisi. Tabii “yüksek yargı”nın da ötesinde bütün bir hukuk sistemi, sarsılmaz görünen temel kurumlar sarsıntı yaşıyor.
Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine neden olan cümlelerine bir kez daha bakalım: “Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar.” Mahkeme, Dicle’ye 2007 yılında söylediği bu sözleri nedeniyle TCK’nın 7. maddesinden 18 ay ceza vermiş. Bu sözlerin, hatta onların çok daha sertlerinin birçok Kürt siyasetçisi tarafından tekrar tekrar ifade edilmiş olduğunu görmek için küçük bir arşiv araştırması yeterli.
20 senedir yürürlükte olan Terörle Mücadele Yasası, (birçok benzer kanun gibi) yeni Türkiye için artık aşırı yaşlı kalıyor. (Bu kanunu 9 yıllık iktidar, döneminde değiştirmeyen AK Parti’nin sorumluluğunu da bir yere kaydedelim). Bu tür kanunları uygulamaya çalışan savcı ve yargıçların bakış açısı da yaşlı ve eskimiş… Bu yaşlanmış sistem ve kültür, günümüzün siyasi yapılarıyla ve aktörleriyle “etkileşime geçtiğinde”, bütün siyasi coğrafyayı altüst edebilen karışıklıklar ortaya çıkıyor.
Hatip Dicle’ye ve diğer bağımsız adaylara oy veren milyonlarca seçmenin Dicle’nin hüküm giymesine neden olan sözlerin içeriğiyle aynı doğrultuda sayılabilecek düşüncelere sahip olduğu açık. Toplumun büyük bir bölümünün düşüncelerine böylesine ters düşen kanunlar üzerine kurulmuş bir sistemin ülkedeki yeni beklentilere ve eğilimlere ayak uydurması mümkün olabilir mi?
Yeni demokrasi krizden çıkacak
Eski sistemin, darbeler Türkiye’sinin kurumları dökülüyor. YSK’nın 11 üyesinin (7 asil, 4 yedek) altısını Yargıtaycılar, beşini Danıştaycılar seçmişti. 12 Eylül darbe anayasasıyla şekillenen yüksek yargıya egemen olan statükocu ve değişimi kavramaya kapalı sistem/kültür, birebir bu kuruma da şekil vermiş durumda.
Örneğin şu anki yasaların ve yargı kurumlarının “suç” saydığı görüşleri, yaklaşımları, başta BDP’ye oy vermiş milyonlarca insan olmak üzere toplumun birçok kesimi suç olarak kabul etmiyor. Devlet jargonunda “terörist” sayılan birçok kişi, halkın bir kesiminin gözünde “özgürlük savaşçısı” konumunda. KCK davası tutuklularının aldığı oylar bunu kanıtlamaya yeterli.
Ortalama yurttaş, artık korkuya dayalı bir devlet kültürü altında yaşamak istemiyor. Zenginleşen, üretim yeteneği artan, psikolojisi değişen toplum, devletin bütün kurumlarından daha yüksek standartlar ve daha ileri bir kültür bekliyor. Dindarlar, “şeriat tehlikesi” temelli devlet organizasyonunu kabul etmiyorlar. Aleviler, Aleviliğin devlet tarafından yok sayılmasını reddediyorlar.
AK Parti hükümeti bu değişim döneminin itici bir gücü ve merkezi bir değişkeni olarak gelişti. Değişimle çoğu noktada sağlayabildiği uyum, başarısının sürmesine temel oluşturdu. Şimdi yeni bir aşamada, daha köklü bir sıçramanın eşiğindeyiz. AK Parti, BDP ile giriştiği sert polemikleri aşıp, sorunu çözecek demokratik bir irade gösterebilecek mi? Çözüm için daha ileri bir siyasi derinliğe, demokratik kararlılığa, atılım ve cesarete ihtiyacımız var.
Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere bütün siyasi aktörler, daha “güncel”, daha çözüm yanlısı bir anlayışla ve psikolojiyle sahneye yeniden çıkmak zorundalar.
Kriz doğru kavranırsa, sonuçları da olumlu olacaktır.