Gün oldu, bir toplu mezar kıyısında durduk…
Gün oldu, kalleş bir infazla dere yatağına atılmış bir genci aradık…
Gün oldu, mermiyle, bombayla parçalanmış bir kızın acısını derledik…
Gün oldu, 12 yaşında 13 mermiyle delik deşik çocuğun ağıtını yazdık.
Gün oldu, gencecik, yoksul, ölüme sürüklenmiş, pusulara düşürülmüş askerlerin sıvasız hanelerinin boyasız annelerinin elini öptük.
Kahpelik, kalleşlik adına ne varsa lanetleyerek, ama çokça, hakkı, insanı, insanlığı kayırarak.
30 bin, 40 bin derken şimdi birden 50 bin telaffuz edilen her ölünün bir ölüm olduğunu da bilerek.
Evinden alınıp karakolda kayıplara karıştırılan bir evlat, köyünden alınıp bir çukura atılan bir baba neyse…
Lojman verilmediği için sığındığı korumasız evi basılıp karısının, evladının gözü önünde öldürülen bir astsubay…
Lojmansız sığınmalarından mecburen sivillerle sokağa çıkan ve sabah sigaralarını yakmışken kurşuna dizilen iki uzman çavuş…
Halı sahada maç yaparken öğretmen eşiyle birlikte öldürülen polis de öyledir.
Hadi de ki alıştık savaşa, çatışmaya, şuna buna…
Lakin bu da kahpeliğin, kalleşliğin daniskasıdır.
***
33 yıl önceydi.
Halı sahalar yoktu.
Betonda maç yapmıştık o gün. Bir okul bahçesinde.
Akşam afişlemeye dağılmıştık.
Talat, solcu diye atılmış eski bir Harbiyeliydi.
Kardeşimizdi, mücadeleci, harbi ve terbiyeliydi.
Bakırköy’de bir sokakta sırtından vurdular.
Sırtında birkaç saat önceki maçın teri…
Aklında uzak hayallerin yakın sureti…
Elinde sadece bir fırça, bir boya, bir de afiş.
Yerde canı, yerde kanı.
33 yıldır aklımdan gitmeyen o an, o anı.
***
Dersim’de mezarsız kardeşi için, annesiyle birlikte bir Hüsnü Yıldız’ın direnişi ve devletin nihayet kabul edişiyle bir toplu mezar daha hakikat sayfalarımıza yazılırken…
Tunceli’de, iki günde önce bir teğmen ile uzman, ardından sahada maç yapmakta olan polis ile onu izlemekte olan karısının kahpece öldürülmesiyle başka bir toplu mezar!
Oysa, Dersim Tunceli’dir; Tunceli, Dersim!
Kimse, hiçbir toplum, hiçbir halk, hiçbir millet tükenmez vurulmakla.
Ama kırılır.
Orta yerinden kırılır.
Kırık kalır.
Kırgın kalır.
Her ölüsünde, aklının ve kalbinin hücreleri paramparça olur.
Aklın ve vicdanın toplu mezarı büyür de büyür.
Akıl tutulur, kalp durur.
***
Libya’dan Suriye’ye, Gazze’ye kadar koşturan bir devletin var ise…
Tam zamanıdır, “Dur yolcu… Aklın, fikrin hele önce bir buraya uğrasın, burada kalsın” demenin.
Dünyada barış diye bir şey de var ise…
Burası, aramanın tam yeri; bugün, tam zamanıdır!
***
Halı sahada öldürülen polisin Edirne’deki babası, Edirne’den Tunceli’ye kadar diyor ki:
Niye bize bu kadar zor sorular soruluyor diye düşünüyoruz.
Hayatımız hep mücadele ile geçti. Hep zor, hep zor…
Yok dükkan yangını, yok öyle, yok böyle…
Niye bu kadar zor sorular soruluyor…
Şike yapmadığım, hile yapmadığım için mi hep bu kadar zor sorulara muhatap oluyoruz!
***
Bir de kadere dair:
Hani öğretmenlere kadro verilmiyor, atanmıyor, işsiz kalıyorlar, sözleşmeli köleliklere mahkum kalıyor, tutulmayan sözlerin peşinde helak oluyorlar ya…
Atanabilmek için Tunceli’yi seçmiş, polisin öğretmen eşi ve polis kocası de onun için Tunceli’ye tayin istemiş.
Çünkü, “Ankara’yı, İstanbul’u seçse öğretmen atanamayacak; onun için”.
Öyle işte.
Zor sorular bitmiyor; engelli koşular bitmiyor; kader sürüklüyor, kader yorgun düşüyor, vurgun yiyor!
İster Tunceli, ister Dersim; bir de öğretmenini koruyamadı işte!