İyi kötü herkes “deplasmanda” iyi bir oyun çıkardı.

Kılıçdaroğlu, nispeten yoksulların öteki İstanbul’unda. Başbakan, kimi partilisinin “gavur” sayabildiği İzmir’de. İkisi de Diyarbakır’da.

Şimdi de, kazasız, belasız olsun, Bahçeli Diyarbakır’da.

BDP ve bağımsızlar “kendi sahası”nda çok hakim.

Diyarbakırspor terk edilerek kümeden kümeye düşerken…

Diyarbakır artık Türkiye’nin üçüncü önemli vilayeti!

İster özerklik talebi cihetinden bakın, ister iktidar ve muhalefetin “bölünmez” ilgisi bakımından!

Bu hengamede, kötü olan şu:

Başbakan, onu bırakın, büyük bir kitle partisinin lideri, şahıs kovalamaya devam ediyor.

Yorulmadan, durulmadan!

Siyasi rakipleri bir yana; kitlesi, partisi, MYK’sı, ordusu, polisi olmayan insanları da hınçla kovalıyor: Kısa sürede Abbas Güçlü’yü, Nuray Mert’i, Economist’i kovaladı.

Hopa’da şiddet ortasında ölmüş emekli Metin öğretmenin ruhunu yaraladı.

Panzere çıktı diye polisçe kovalanıp dövülen kadını aşağıladı.

Başbakan isim isim kovalarsa, kaleden kaleye şahin uçuran yetkili, etkili de şiddeti hak ve müstahak görür.

14 ay sonra savcı talebine de rağmen, iki genç “Başbakan’ı kızdıran” pankart açtı diye gözdağı gibi aylarca tutukluluğa mahkum edilir.

İnsanlık heykeli yerine grayder marifetiyle dikilen kaşar ve balın kaidesi sopa ise, vah benim gravyerim!

 

 

Tazminat!

 

 

Habertürk’te Özlem Yılmaz ile Hüseyin Şentürk’ün haberiydi.

Taksim’de ekimdeki canlı bomba saldırısında yaralanan baba-kıza devlet “tazminat” münasip görmüştü:

Kızın kopma noktasına gelen, 5 ameliyat görmüş bacağı için 473 TL…

Babanın yaralı baldırı için 172 TL.

Bu saldırı, devlet, Vilayet ve Emniyet’in, göstericilere karşı Taksim Meydanı’na birer açık hedef gibi yığdığı, yüklü teçhizatla saatlerce “devlet kölesi” halinde beklettiği polislere yapılmıştı…

Devlet, açık meydanda o polislerin önünden çoluk çocuk geçen, yerli ve yabancı on binlerce kişiyi de adeta canlı kalkan yapma sorumsuzluğundan sorumluydu.

Ama öngördüğü tazminat bu!

 

***

 

Başka tazminatlar da var hayatta.

Daha sonra daha ayrıntılı anlatacağım bir dava:

Gırtlak kesmekten sanıklar”ın bile henüz mahkum olmadığı…

Bir yazımda adı değil bahsi gecen kamu görevlilerinin nihayetinde tutuklandığı…

Haberini yapan gazetecileri dava eden yargı mensubunun o davaları kaybettiği…

Ama yazının bir kısmında o kamu görevlilerine, son paragrafında da o yargı mensubunun gazetecileri suçlamasına atıf yapan benim mahkum olduğum bir dava.

Zirve Katliamı”nda, gırtlak kesmek ve kestirmekten sanık olanlar bile henüz “masum sayılır”ken, galiba ilk ve tek mahkum benim!

Katliamı lanetlerken, açık haberlere atıf yaptığım için!

Devlet ihmaliyle kopma noktasına gelen bacağa 473 TL öngören “Kamu vicdanı”nda, bağımsız yargının yazıya biçtiği tazminat cezası ise, faiziyle 26 bin TL.

Bana ve yazının yayınlanıp onca başka yazım gibi arşivine onurla girdiği (şimdi galiba yokmuş sayan) gazete ve şirkete filan!

Önce beraat edip sonra mahkum edildiğim ve tekrar temyiz aşamasına giden davanın etrafındaki medya ve hukuk ahlakını da anlatırım… Nasıl (adeta) cami avlusuna terk edildiğini de…

Demokratları, cumhuriyetçileri, bağımsızlığı da!

Şimdilik, “ceza”nın hepsi üstüme kalarak ve hepsini üstlenerek, “bağımsız yargı” karşısında parmağım kıldan ince!

Gırtlakların kesilebildiği, kiminin genç insanları vahşete yönlendirdiği; ömürlerin, hayatların, bacakların çalındığı ve pek umursanmadığı, sözde demokrat ve yontma adalet düşkünlerinin her cepheye yığıldığı bir ortamda, mecazî bir parmak acısını abarttığımdan değil!

Hayatta ve ayaktayım diye şükretmeyi asla unutmadan! Bu nevi mevzularda inat ve ısrarımdan elbet bir şey kaybetmeden.

İster beraber yürüyerek, ister eğilip bükülmeden yalnız kalarak.