Bugün pazar.
Sizi alıp yeniden işyerine götürmenin alemi yok.
Lakin, bazen öyle oluyor ki, bir yazı, iki üç paragraf, üç beş cümle, beş on kelime binlerce insanla kucaklaşıyor.
Sonra, bildiğinizi sandığınız meselenin, kolay kolay hissedemeyeceğiniz kadar derin, yaygın olduğunu yeniden öğrenmeye başlıyorsunuz.
Her bir kelimenize kelime dolusu cevap akıyor.
Sessiz bir kitlenin sesi kıpır kıpır oluyor.
Bugüne kadar duymadığınız sesler, bugüne kadar duyumsamadığınız hisler, birer insan hali, daha ötesi, binlerce insanın ortak halsizliği olarak karşınıza dikiliyor.
Bir kez gördüysen, artık görmezden gelemezsin!
***
İki önceki yazı, “Ordu içinde sivil toplum”, ülkedeki kadim “otoriterlik, itaatseverlik, boyun eğdirmecilik” üstüne dertleşmeyle başlayıp 50 bin kişilik kitlenin meselesine uzanmıştı.
Silahlı Kuvvetler’de, “hizmet, iş, emek” kademelerinde askerlerle birlikte çalışan, ne sivil ne asker sayılan, asker gibi ödüllendirilmeyen ama asker gibi emredilip cezalandırılan, her “alttaki” gibi, “üst”ün üstünlüğünce ezilen bir kitleye dairdi.
En cumhuriyetçi kurumda, cumhuriyetin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkelerinden çok uzakta hırpalananlara dairdi.
***
Yazı üstüne ne çok örnek vaka geldi, bir bilseniz.
Sadece birini, birkaç kadın sivil (askeri) memurun birden, hem yazıp hem telefonda (birisi ağlayarak) söylediği bir vakayı (yahut benzer vakalardan birini) aktaracağım.
Bir askeri servis otobüsünde, rütbeye göre sınıf ayrımı esasıyla koltuklardan birinde…
Hamile bir sivil memur otururken…
Sonradan gelen üniformalı erkek “üst”ün, başka yer yok gerekçesiyle, “altta gördüğü” kadını yerinden kaldırıp kendisinin oturması!
Ben pes dedim…
Ama bu insanlar ses etmese de, artık pes etmek de istemiyor, artık itiraz etmek, örgütlenmek istiyorlar.
Cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti önce “alttakileri, ezilenleri, güçsüzleri, kadınları ve çocukları” korumaya söz vermemiş miydi!
***
Hemen her gün metroda, tipik bir ihtiyar gibi, “zamane gençliği”nin (elbet hepsinin değil) yaşlıya, kadına, çocukluya yer vermeme “trend”i üstüne bir dakika olsun söyleniyorum içimden. Kızmaktan ziyade, şaşırarak.
Fakat o “sivil” araçta, 5 – 10 dakika yolculuk için dahi önce binmek için herkes birbiriyle yarışsa da, en azından önde arkada oturma sıralaması, sınıf ayrımı yok!
Hangi araç daha “cumhuriyetçi” derseniz, bakın demokrasi memokrasi bir yana, zengin yoksul herkesin karıştığı metroyu gösteririm!
Belki de o yüzden bir adı da “Underground”, yani “yeraltı”!
Yerin üstünde mümkün olmayan eşitliğin, imtiyazsızlığın; hiç olmazsa yeraltında hareket eden, yeraltı hareketi manasına gelen bir araçta mümkün olabilme ihtimali!
***
İşyerinde sıkışmışlık, sadece askeriye sivillerinde yok elbet. Askerlerinde de çok. Sivil toplumun, sivil hayatın sivillerinde de.
Çok atıp tutulan cumhuriyet, demokrasi ve hukuk; makamı, parası, rütbesi, statüsüyle üst ve üstün olanlarca her an ihlal ve iğfal ediliyor ve genellikle normal sayılıyor!
Çünkü, işyeri kölelerinin çoğu da kendilerini efendilerin kulları görmekten sıyrılamıyor!
Padişahlık, hanedanlık, ağalık, beylik, paşalık, imtiyazlar ve zümre egemenliği kalkmıştı diye bir yalanı mutlaka duymuşsunuzdur!
Not: Genç bir gazeteci daha her gün canını yollara verenler gibi aramızdan ayrıldı. Hayata sarılırken, bir araçta sıkıştı. Beyhan Mutlu’nun ailesine, arkadaşlarına başsağlığı dilerim. Bir de hep aynı duygu: İnsanları kırarken, koparırken; ya ölümünde ya da belki kendi ölümünüzün döşeğinde nasıl bir vicdani hesaplaşma yaşayacağımızı bazen hissetmek lazım.