Geçtiğimiz günlerde Çetin Altan II. Dünya Savaşı döneminden anti-militarist fıkralar aktardı:*

Komutan, taburun karşısında:
-Önümüzdeki çarşamba sabahı silahla atış talimleri var, der; sabah yağmur yağarsa, öğleden sonra; öğleden sonra yağmur yağarsa, öğleden önce gerçekleştirilecek…

* * *

Bir yüzbaşı da, zurna gibi kafayı çekmiş bir nefere iki tokat çakar:
-Ulan, der; ikide birde kafayı çekmekten vaz geçsen, “onbaşı” bile olurdun.
Nefer de:
-Ben, der; kafayı çekince “albay” oluyorum.

* * *

Militarizmin akli problemleri bizi pek ‘ilgilendirmemekle’ birlikte, Troçki’nin “Siz stratejiyle ilgilenmeseniz bile, strateji sizinle ilgilidir,” sözünden yola çıkarak bazı konular üstüne konuşmaya başlamakta fayda var. Örneğin bugün Ortadoğu’nun sürüklendiği savaşı ‘salt’ bir anti-militarizm yahut “benim için öldürme” slogancılığı ile aşabilir miyiz, yahut aynı sloganlar Kürt sorunu konusunda ne kadar gerçeği yansıtmaktadır?

Şiddet dediğimiz şeyin doğasının ‘kötü’ olduğunu, şiddetin bir ‘devlet’ aygıtı olduğunu söylemek en başından kavramsal bir hatadır. Elbette devletin ‘şiddet’ aygıtları vardır; psikolojik, ekonomik, fiziki… Devleti var eden de bu devletin ideolojik olarak güdümlenmiş şiddet aygıtlarıdır. Bu şiddet aygıtları ile mücadele için elimizde ne var? Vereceğimiz cevap hiçbir şekilde bizi tatmin edecek gibi gözükmüyor. Sebebi çok basit. Ortak bir ‘karşı koyma’ iradesine sahip olmadığımız gibi henüz ‘düşmanımız’ konusunda dahi hemfikir değiliz. Bir tarafta Essad’dan Fanon yaratanlar, diğer tarafta BM’yi ‘iyilik meleği’ ilan edenler ve ‘göreve çağıranlar’ varken hele… Onu da geçtim, dibimizdeki savaşı düşünelim. Hâlâ PKK’nin eylemlerini devletin eylemleriyle denk tutan minik minik Kutluğ Ataman’ları ‘aydın’ ilan ediyor ve cümlelerini ‘başlıklarımızda’ kullanıyoruz… Kısacası şiddetle tanışıklığı ‘popoya bir şaplak’ kadar olan Türk Medyasının acı, şiddet, pornografi algıları arasında takılıp kalıyoruz. Bu konuda fikir sahibi olsak bile ‘politik sebepler ve denge’ uğruna ‘manalı’ kararlar veriyor ve ‘örgütsel’ kararlara uymazsak, örneğin Essad’a destek vermezsek tırşıkçı ilan edilebiliyor ya da NATO müdahalesine de aynı anda karşı çıkarsak gizli Essad’çı ilan edilebiliyoruz.

Burada bir ‘analoji’ kurulmak istenip söylediklerime karşı argüman sunulabilir. Ancak Suriye’deki muhaliflerle, küresel güç tarafından da hedefe alınmış, yalnızlaştırılmış ve tarih boyunca devletleşmesine engel konmuş Kürt halkı arasında benzerlik kurmak birçok bağlamda ‘albaylık’tır…

Tüm bunları bir yana bırakalım… Kendi içimize döndüğümüzde, şiddetin ezilen şiddeti olarak meşruiyetini tartışmaya bile birçoğumuzun ‘gücü’ yetmiyor. İktidara ‘elini kaldırmayı’ geçtim, iktidara karşı slogan atmaktan bile korkanlar için, ‘bohem’ ve sözüm ona ‘anarşist’, özünde liberalizmin ve konformizmin tüm hastalıklarını barındıran bir yaşam tarzı süregelirken, bu insanlar ‘anti-militarizm’ adına fıkradaki albay’dan bile daha ‘aptalca’ çözümler öne sürebiliyorlar.

Yağmur yağarsa öğleden sonra atış talimi yapmanın yani devletin şiddetinin aksaklığının farkında gibi görünüyorlar; ama öğleden sonra yağacak yağmura göre sabah planlarını yapmaya çalıştıklarında, “askerlikte mantık yoktur,” cümlesinin uzağına düşmüyor, “bazı türk-antimilitaristlerinde mantık yoktur” vecizine konu oluveriyorlar.

Peki ya öneri nedir?

Parlamentoda yer alan seçilmiş vekillerin dahi destek verdikleri açlık grevleri ne basında ne de kitleler arasında yeterince yer bulamazken meclise ne hikmetse ‘hak hukuk’ adına çağrılan PKK ‘iftiracıları’ (itirafçılık falan değil o) AKP’nin güdümünde kurulacak sisteme yumuşak yastık tutuyorlar. Birileri ‘ideolojik’ sebeplerle ‘Kürt hareketi’ni suçlamaya devam ederken ‘halkların kardeşliği’ni lekeliyor. Öte tarafta, kocaman bir halk ayaklanmasını ‘sterilizasyon’ adına birileri ‘derin’ ilan ediyor. AKP’nin yaratmaya çalıştığı Kürt Siyasal Hareketi algısı en çok da Kürt hareketinin vaktiyle dost bildikleri tarafından aşındırılıyor.

Bilinmez, öğleden sonra ne olur; ancak bizim kaçırmamamız gereken bir sabah var; ezilenin şiddetini masaya koyup onu Şemdin Sakık, Kemal Burkay gibi adamlara yedirmeden evvel, Özel Paşa’nın ve Başbakan’ının Uludere başta olmak üzere tüm rezillikleriyle hesaplaşmamız gereken, bir halkın tarihi kadar eski bir devletin tarihi kadar riyakarlıkla dolu bir sabah.

Gelin, bu sefer ‘albay’ın değil, rütbesiz çocukların aklına uyalım…

http://gundem.milliyet.com.tr/beylik-plaklar-disinda/gundem/gundemyazardetay/09.02.2012/1499687/default.htm