Vatanı insansız sevebilen bir “aşk türü”…
İnsanı da insansız sevebiliyor.
Toprağa, millete tutku beyan eden kimileri onların çocuklarını da ne çok katletti.
Sevgi yarıştıranların çoğu esasta nefret kapıştırıyor.

***

Sevgiyle öldürmek…
Devlet, siyaset, rejim, tahakküm kültürü olunca…
Aile, okul, işyeri de böyle yoğruluyor…
Tarih öyle ezberleniyor…
Hep birilerini yok etme arzusu damarlarda dolaşıyor.
İnsanlığımıza kene gibi yapışmış bu büyük felaketin küçük ve sıradan insanı da…
Genellikle; bir çift erkek eli halinde, kadınların gırtlağında dolanıyor.

***

Herhangi bir otoriteye yamanan veya bir otorite elde eden…
Ve başta öteki kadınlar, tüm güçsüzlerin üstünde hükmetmenin o “erkeksi” tadına varan kadınlar dışında…
Tüm tahakkümlerin, tüm şiddetin eninde sonunda gırtlağına yapıştığı kadınların cenneti!
Ana, eş, aş diye kutsanırken…
Kaderlerini bağladıkları erkeklerin; tutkusuna, sevgisine, aşkına, nefretine, namusuna, kıskançlığına, otoritesine, tacizine, aşağılamasına, silahına kurban olasılar!
Ama başı örtülü başı açık; ama dili şu dili bu…
Önce dışlanan; ilk fırsatta aşağılanan…
Ücretli emeği de, ücretsiz adanmışlığı da istismardan istismara sürüklenen…
Derken; çok seven aşığın, kocanın, babanın, hatta evlat veya kardeşin patlamasında can verenler.
Kağnı çeker gibi kendi kötü kaderini çamurların içinde sürüklemeye çalışan…
Omzunda ağır bir top mermisi gibi, kendi ölüsünü taşıyan kadınlar.

***

Her gün yazsan ne yazar…
30 Mayıs’ta “Bir irkilir insan” diye, kurbanı kadın “erkek cinayetleri” vardı burada.
40 bin ölüden akıl, vicdan, barış çıkaramayan ülkede; kadın katliamından bir duygu çıkarmayı da becerememiştik!
Yazıdan sonra; Beyoğlu’nda, tam kitapçıların, kitapların, hani insanoğlunun birikmiş aklı ile vicdanının eserleri önünde, “sevdiği” Gürcü kadını barda çalıştırıp kıskanan bar sahibinin, “Kelime-i şahadet getir” diye gırtlaklaması gözümün önünde.
Bu kadar yanlış ortasında sevgi nasıl doğru olabilir ki!
Onca kitabın sessizce irkilmesi, içine kapanıp utanması, onca kitabın adeta boşuna yazılmışlık acısıyla kanaması, yerdeki kadına ağlaması aklımdan çıkmıyor.

***

“Cinnet” diyoruz; bura “cinnet cennet” ya!
Daha yeni, bir günde, dört erkek, dört cinayet, 10 ölü var “özgür seçim ülkesi”nde.
Adı bile Sevgi. Sevmişler, kaçmışlar. Üç çocuk. Bir ay önce boşanma. Metin basmış. Sevgi’yi, kayınpederi, kayınvalideyi öldürüp intihar…
Ahmet ile 17 yaşında Gülcan, aynı fabrikada, aynı işçi sınıfı! Evlenme teklifi. Ret. İşten çıkarma. Gülcan kanlar içinde yerde.
Mehmet bir zaman Fatma’ya aşık. Fatma evli, çocuklu. Mehmet aynı mahalleye taşınmış, kapısını çalmış. Çekmiş tabancayı, Fatma da yetmemiş, 13 yaşındaki Elif’i de öldürmüş.  Mehmet 1.5 yıl önce kendi kızını bile öldürmüş ya, k Kaza denmiş, 3 ay önce çıkmış. Son kurşunu kendi kafasına sıkmış; kafasız sevgilerin bir Mehmet’i!
Mahmut 52. Evli. 26’sında sevgili. İmam nikahı. Hamile. Aldır bebeği. Hayır. O zaman al sana ve bebeğe kurşun. Sonra yine kendi kafasına.
İyi haber: Bu kez, sevilen kadın ile mermilere minicik bir tekme atıvermiş bebek hayatta!

***

Öyle işte Sevgi! Öyle işte Elif!
Kadınlar neden böyle cinnet geçirmez! (Bazen yavaş yavaş öldürdüklerinden mi!)
Dini veya laik ezberlerin; sivil veya askeri otoriterlik talimlerinin erkeklere zerk ettiği bu güç, ezme ve öldürme arzusu, biraz da, boyun eğdirene tapan kimi kadın sayesinde!
Seçiminiz hayırlı olsun!