Yıldız Üniversitesi’nde öğrenciler “Bağımsız aday” Sırrı Süreyya Önder’in konuşması için bir program düzenlemiş.

Muhtemelen okul yönetimi de hoşlanmamış olmalı ki, polis de üniversiteyi basmış; öğrencileri bastırmış, kimini gözaltına almış!

Mışlı anlattım, çünkü kuşaktan kuşağa masal gibi bu.

Çünkü üniversite özgür, özerk bir mekândır!

Çünkü üniversitede düşünce ve ifade ile eleştiri özgürlüğü, çok sesli çok renkli tartışma esastır!

Çünkü üniversiteye bir başbakan, bir devlet adamı geldiğinde fahri doktor bile olur; ama farklı bir seste çocuklar aleni doktorluk olur!

O yüzden, böyle olur bizde demokrasi!

Keşke Sırrı Süreyya da o harika “Beynelmilel” filmindeki gibi, içeri sadece gevende bandosu yollasaydı.

Çalıverseydiler beylere, paşalara…

Şinanay şinanay bir Enternasyonal!

(Aklıma bir anı geldi: Sene 78. Üniversite öğrencisiyim, Türk-İş’e bağlı Demiryolu Sendikası’nda çalışıyorum. Acayip eğitimler yapıyoruz Demiryolcularla. Müthiş bir kütüphane oluşturmuşuz. Hat boyu evlere, çoluk çocuk için kitaplar dağılıyor. On binlerce kişilik imza ve iş durdurma eylemleri, binlerce kişilik toplu sözleşme yapıyoruz.

Bir de tiyatro grubu kurduk. Oyunu işçilerle yazdık. Yevmiyesinden kestiren işçi gelip tiyatro çalışıyor Yenikapı’daki binada. Okuma yazma bilmeyen yol işçisi bile, iki satır da olsa, bir rolü canla başla ezberliyor, provaları aksatmıyor.

Tam 1 Mayıs öncesi turneye gittik. Alpullu’ya. 1 Mayıs DİSK’e ait ama bizim işçiler Alpullu’yu pullamaya, afişlemeye Yenikapı’dan başlamış. Alpullu’da da oyundan önce şöyle bir dağılıverdiler sokaklara, duvarlara.

Kasabaya tiyatro gelmiş ya, askeri ve sivil erkân, şık şık hanımları, bu nadide sanat olayını izlemek üzere, birbirlerini selamlayarak, bir öteki önünde ceket ilikleyip reverans yaparak salonu, tabii en ön sıradan, protokolden şereflendirdiler.

Sonra perde. Sonra oyun. İşçi sınıfının kendi yazıp kendi oynadığı eserle küçük bir “umduğunu değil, bulduğunu yeme” sürprizi!

Hükmedenlere sürpriz hayatın tesellisi!

Ben sonra kovuldum. Ama önemli değil. Kusur eylemişsek affola, onca yıldır orada kaldı hoş bir sada!)

 

***

 

Dün duruşma vardı yine.

İki genç, Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz 14 aydır tutukluydu.

Berna Yılmaz’ın cezaevinden mektubu elime ancak önceki akşam geçti. Duruşmaya yetişemedi. Onun “teşekkür”üne karşı, gecikme için özür dileyebiliyorum ancak.

Suçları şuydu:

Başbakan’ın demokratikleşme maksadıyla düzenlediği “Roman Kurultayı” sırasında, 14 Mart 2010’da, bina önünde “Parasız Eğitim İstiyoruz” yazılı pankart açmak!

O pankartla kimseye işkence yapmadılar.

O pankartla kimseyi soymadılar.

O pankartla kimsenin hanesine tecavüz etmediler; kimsenin telefonunu dinlemediler, kimsenin kasetini yayınlamadılar.

O pankartla, üniversite öğrencilerinden yılda 20-30 bin lira talep eden özel üniversite yahut akademik özerkliği yaralı, harçlara abanmış kamu üniversitesi yönetmediler.

O pankartlarla vergi kaçırmadılar, kayırmacı ihale kapmadılar, kimseyi haksız ve zorla köle gibi çalıştırmadılar.

Kimsenin alın terini çalmadılar, kimsenin geleceğiyle oynamadılar, kimsenin hayatına pusu kurmadılar, sehven de olsa şifre mifre düzmediler.

Kimseye torpil yapmadılar, kimseyi susturmaya çalışmadılar, kimseden rüşvet, komisyon, avanta almadılar.

Anayasa’da bile yazılı eğitim hakkını, parasız eğitimi, devlet sorumluluklarını, fırsat eşitliğini, mağdurların korunmasını filan belki fazla ciddiye aldılar.

Kakarakikiri bir gençlik de idrak edebilir, 14 aydır “Takılıp hayatlarını yaşarlar”dı; hayatı fazla ciddi sandılar!

 

***

 

Böyle işte.

Gençlik ve Sipor budur!

Demokrasi ve piyasa budur!

Fazla konuşmak yasak, paralı üniversite istemek serbesttir!

Hükmedenler sürprizden hoşlanmaz!

Biz gençken de öyleydi; öyledir siz gençken de.