Elinde kamera bir polis bir evin eşyaları üzerinde dolaşıyor, başka bir kamera da onu çekiyor. Odalarında dolaşılan ev Cüppeli Ahmet Hoca’ya ait. Cüppeli, değişik bir din adamı. Konuşma tarzıyla, sorunlara yaklaşımıyla bir farklılığa ve popülariteye sahip. Benim ilgi alanıma girmiyor ama belli bir kitlesi var.
Polis o görüntüleri servis ederek bize nasıl bir mesaj vermek istiyor olabilir? Cüppeli Hoca’nın lüks içinde yaşadığı mı kanıtlanmaya çalışılıyor? Bunun yürütülen hukuki soruşturmayla ne ilgisi var? Gözaltına alınan bir insanın özel yaşamına ilişkin görüntülerin polis tarafından servis edilmesi, bir insanlık suçu olarak bile görülebilir. 

Reyting operasyonları
Önceki gün gazeteye gittiğimde arkadaşlar dizi yapımcısı şirketlere ‘reyting yolsuzluğu’ iddiasıyla ‘operasyon’ yapıldığını söylediklerinde ilk tepkim, “Yine mi operasyon” oldu.
TV dizilerinin yürüttükleri reyting savaşı üzerine birçok şey söylendi, söylenebilir. Devasa paraların döndüğü, ayrıca toplumu şekillendirmek gibi bir gücü de olan böyle bir ‘alan’ın çeşitli yolsuzlukları, lobileşmeleri, spekülasyonları, anormallikleri içinde barındırması kaçınılmaz.
Her ekonomik ve toplumsal alanın kamusal bir denetimden geçirilmesine toplumun geniş kesiminin belki büyük bir itirazı yok, bunda prensip olarak bir yanlışlık da yok. “Zaten her yer çürümüştü, devletin bir temizlenmeye, kurumların bir temizlenmeye ihtiyacı vardı. Polis ve yargı bu işi kararlı bir şekilde yerine getiriyor” şeklinde bir yaklaşım sergileyen geniş bir kamuoyu var.
İşte bu noktadan sonra ‘ama’ diye söze başlayarak çeşitli sorular sorabiliriz: Örneğin, bu son operasyona da örneğin Cüppeli Ahmet Hoca’nın, örneğin Büşra Ersanlı’nın tutuklanması sırasında yükselişe geçen linç kültürü mü eşlik edecek?   

Her yer temizleniyor mu?
Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu tutuklamalarında gördük ki, evlere servis bir ‘itibarsızlaştırma’ kampanyası yürütüldü. Bu süreçte, ülkemizdeki gelenekselleşmiş anti-komünist, ırkçı söylemlerin yeniden patlak verdiklerini de gözlemledik.
Benzer bir durumu ‘şike soruşturması’ sırasında yaşamıştık. İnsanlar kendilerini savunamayacak koşullardayken polis veya savcılık tarafından servis edilen malzemelerle bir ‘hüküm’ ortamı yaratılmış, sonrasında gelen “Bu kadarı fazla, bir düzeltmeye gitmeliyiz” çağrıları bile tepkiyle karşılanabilmişti.
Operasyoncular, ellerindeki ‘olağanüstü’ yetkilerle, birçok konuya, birçok kuruma, birçok ‘yerleşik yapı’ya tam anlamıyla baltalarla giriyorlar ve sistemi bazı yanlışlardan arındırmaya ve ‘güncelleme’ye çalıştıklarını söylerken ciddi tahribatlara da yol açıyorlar.
Örneğin futbol dünyası.. Evet, elden geçirilmesi gereken bir ‘çapaçul’ durum vardı. Ama zaman içinde şeffaflaşmayı geliştirerek, yasaları, yönetmelikleri demokratikleştirerek, verileri kamuoyunun denetime açarak daha akılcı bir yol izlenebilirdi.
Şimdi ise futbol camiasının kendine gelebilmesinin, ayakları üzerinde doğrulabilmesinin zorlaşmış olduğu karmaşık ve çok bilinmeyenli bir tablonun içindeyiz. 

Askeri müdahaleleri geride bırakırken
Benzer kaygıları, bütün bu ‘operasyonların’ yapıldığı alanlarda hissetmek mümkün. Türkiye’nin askeri darbeler ve askeri müdahaleler dönemini geride bırakırken arzuladığı yeni kültürü ve yeni sistemi böyle oluşturması beklenebilir mi? ‘İnsan hakları’, ‘kişilerin özel yaşamına saygı’ gibi kavramları yeterince özümseyememiş bir ‘operasyoncu’ anlayıştan, gerçekten daha yeni bir kültür, daha ileri bir sistem doğabilir mi?
Çürümeye yüz tutmuş kurumların köklü bir şekilde yenilenmesi noktasında toplumun geniş bir kesimi hemfikir. Ancak ideal olan, bu süreçin demokratikleşmenin ve özgürleşmenin normal ritmi içinde, hukuk devletinin kurallarına ve normlarına uygun yöntemlerle gelişmesi.
‘Eski süper güçler’in yerini alacak ‘yeni süper güçler’e değil, ülkenin kendini gerçekten yeniden tanımlama fırsatını bulabileceği bir geçiş dönemine ihtiyacımız var...