Namık Erdoğan, Yılmaz Erdoğan’ın dayısıydı. Kürt’tü. Sağlık Bakanlığı’nda dürüstlüğüyle tanınan bir üst düzey yöneticiydi. Bundan 17 sene önce kaçırıldı ve suikastlarda kullanılan Uzi silahıyla öldürüldü. Türkiye Cumhuriyeti’nin polisleri, askerleri, yargıçları ve savcıları bu cinayeti çözmediler, çözemediler. Dosyayı kapattılar.
17 sene sonra polis Ayhan Çarkın ortaya çıktı ve bu cinayeti devlet görevlisi olan Özel Harekâtçıların işlediğini söyledi. Bir şey daha söyledi: “O cinayetler MGK ve devletin bilgisi altında işlenmişti.”
Namık Erdoğan’ın kızı, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Doğru dürüst bir soruşturma bile yapılmadı. Kimse hakkında dava açılmadı. Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’nın cinayetin üzerinden 16 yıl geçtikten sonra babamı öldüren kurşunları balistik incelemeye göndermesi, kelimenin tam anlamıyla bir skandal. Kişinin üzerinden çıkan mermi çekirdeği otopsiden sonra hemen balistik incelemeye gönderilir. 16 yılda iz kalmaz. Bunların hepsi delil karartmaya yöneliktir.”
Begüm Erdoğan, şu çarpıcı ifadeyi de kullandı: “Babam Kürt bir bürokrat olduğu için öldürüldü. O dönemdeki faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin çoğu Kürt’tü. Peşini bırakmayacağız, gerekirse AİHM’ye gideceğiz.”
Militarizmle hesaplaşma bitti mi?
Ayhan Çarkın buzdağının görünen çok küçük bir kısmından söz ettiğinde bile ortaya yeterince korkutucu bir tablo çıkıyor. Bu ülkenin gazetecileri, yüksek bürokratları, aydınları, muhalifleri öldürüldü. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu ‘devletin bilgisi’ dahilindeydi. Hepimiz biliyorduk, elimizi kaldıramıyorduk.
Kendinizi Begüm Erdoğan’ın yerine koyun ve yeniden düşünün. Türkiye militarizmden, askeri vesayetten kurtuldu mu? Devletin içinde örgütlenen cinayetlerin sorumluları hesap verdi mi?
Namık Erdoğan dosyası üzerinde yapılacak kısa bir inceleme bile, devlet içindeki manzarayı yeterince özetleyebiliyor. Ayhan Çarkın MGK’yı ve devleti işaret ediyor. Tabii onların emirlerini uygulayan güvenlik bürokrasisi de işin içindeydi. Peki, onlar şimdi nerede? Yarın benzer suçlar işlemeyeceklerinin garantisi var mı?
Begüm Erdoğan, “Babam Kürt olduğu için öldürüldü” diyor. Yalnız o değil ki, Savaş Buldan’ın, Musa Anter’in ve daha nice Kürt aydınının çocukları da benzer duygular içinde. Onları acımasızca öldüren katiller ve arkalarındaki ‘devlet eli’ ortaya çıkarıldı mı? Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın neden ve nasıl öldürüldüğü aydınlandı mı?
Başbakan, “27 Nisan muhtıra değildi” şeklinde bir değerlendirmede bulundu. O günleri hatırlıyoruz, nasıl bir dar geçitten geçtiğimizi biliyoruz. (Zaten, egemenliklerini sürdürmek isteyen vesayetçiler, 27 Nisan’ın ardından AK Parti hakkında kapatma davası da açtılar.)
Peki, Başbakan’ın ifadesini nasıl analiz edebiliriz? Kendisi sanırım artık, askerlerin sivil idarenin yönetimi altına girdiğini ve ‘tehlike’nin kendileri açısından bittiğini varsayıyor. Ancak ‘askeri vesayet sorunu’nu sadece AK Parti’yle asker arasındaki mücadeleye indirgeyemeyiz.
Askerlerin statüsü değişmedi ki
Yasal planda askerlerin statüsü pek değişmiş değil. Hâlâ ‘normal’ demokrasilerde görülmemiş yetkiler var. Mesela asker sayısı ve süresi, ‘bedelli/bedelsiz askerlik projesi’ gibi konularda Başbakan hâlâ ‘askerin ağırlığı’nı yoğun şekilde göz önünde bulunduran bir ‘temkin’le konuşuyor.
Siyasi ilişkiler, başka bir siyasi denge ortaya çıktığında değişebiliyor. Kat edilen yollar tersine dönebiliyor. (Kaldı ki çok yakın bir tarihe kadar üst düzey komutanların da dahil olduğu darbe girişimlerinin sürdüğü yönünde kuvvetli deliller ortaya çıkmaya devam ediyor.)
Tabii kilit bir nokta da Kürt sorunu. Dağda PKK olduğu ve siyasi çözüm üretilemediği sürece, askerin elinde ‘ağırlığını koruyabilmek’ için geniş bir ‘imkân’ var olmaya devam edecek.
Asker vesayeti meselesi, teknik bir sorun değil, anayasal, yasal ve siyasal bir sorundur. Bir ‘siyaset algısı’ sorunudur. Sadece ‘pratik çözüm’ler üzerinden aşılması mümkün değildir.