Özellikle Başbakan bir düşünsün.

Tabii Cumhurbaşkanı da.

Bence Bülent Arınç da.

Diğer “öz AKP’liler” ile sonradan gelenler, mesela Ertuğrul Günay da bir düşünsün.

Nereden nereye geldik…

Yolculuk nereyeydi, bileti neye almıştık yahut öyle sanmıştık, nerede bindik, nerede durduk, nereye vardık diye?

Medyadaki (samimi) muhafazakâr demokrat veya liberal demokrat kimi arkadaş da bir düşünsün.

Her köşeye demokrasi derken, her köşede terörist görmek, nasıl bir ilerleme diye.

Darbecinin zihniyetine karşı çıkarken, darbecinin suretinden edinmek nedir diye!

 

***

 

Hiç uzatmayayım.

Darbenin 12 Mart’ı ile demokrasinin AKP iktidarı dönemini…

40 yıl önce de 40 yıl sonra da Ragıp Zarakolu’nu içeri atmakta…

40 yıl önce de 40 yıl sonra da Büşra Ersanlı’yı içeri almakta…

40 yıl önce de 40 yıl sonra da, başkalarıyla birlikte ikisini de “terörist olmak”la suçlamakta birleştiren nedir?

40 yıllık demokrasi yolculuğu…

12 Eylüllerden, 28 Şubatlardan geçilerek gelinen, referandumlarla ve açılımlarla baskıları reddettiğini iddia eden bir sürecin varacağı durak yine “Ragıp’ı da al, Büşra’yı da” elifbesi midir?

 

***

 

Ne Ersanlı, ne Zarakolu; bir zamanların kimi devlet görevlisi gibi şiddete çanak tuttu; ne de (iyiniyetle) olsa da, devlet birimleri gibi “gizli” görüşmeler yürüttü.

İkisi de, onca yılın yorgunluklarına, darbelerine bakmadan; bu ülke, sizlerin de bir zamanlar sıkça dediği üzre, barış, adalet, eşitlik, hak diyarı olsun diye, bir partide açık politika yapmaya, gerekirse sizlerle birlikte oturup anayasa yapmaya girişti.

Her ikisinin de onca senede bu ülkeye ürettiği düşünce, verdiği kitap, çeviri, adadığı kalp kadarını hepimiz şuradan buradan ve öyle böyle koysak, zaten başka türlü bir yer olurdu güzel ve yalnız, cennet ve cehennem, acıyan ve kanayan ülkem!

 

***

 

Diyebilirsiniz ki…

Polisin neyin elinde, sizin bilmediğiniz ne deliller, ne suçlamalar, ne iddialar var.

Diyebiliriz ki…

Bilemeyiz belki!

Ama bilebiliriz ki…

Her devirde de ne suçlamalar, ne deliller, ne iddialar vardı.

Bir demokrasiyi; bir 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’tan ayıran, yani ayırması gereken; öyle “bebek davası”, öyle “AKM yangını”, öyle “irtica provası” türünden delil ve suçlamalardan ziyade; demokratik bir hukuk felsefesi ile özgürlük ve haklar ve ille de adalet duygusuna yaslanmasıdır.

Gençleri, Mahir Çayan posteri, Deniz Gezmiş’li kitap ayracı gibi “suç delilleri” ile yakalamakla ve hırpalamakla övünmekten utanmasıdır!

 

***

 

Bir bakın zaten:

Prof. Ersanlı…

İşçilerin, memurların, ezilenlerin hakları için de Büşra…

Başörtülü kızların eğitim hakları için de Büşra…

Kürtlerin eğitim hakları için de Büşra.

Bir insanın demokrasi, haklar ve özgürlüklerden aklı ve kalbiyle anladığında 40 yıllık bir devamlılık…

Ve karşısında, darbecilerle de, darbe karşıtı olduğunu iddia eden demokratlarla da, “devlette 40 yıllık devamlılık”!

40 yıl sonra da, devletten bize büşra, yani müjde aynı:

Büşra yine alındı…

Müjdeler olsun yurduma!

 

***

 

88 yıllık Cumhuriyet’in yarı ömrü, Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nu tekrar tekrar içeri almakla geçmiş.

Ayşe Nur Zarakolu’nu defalarca hapsederek işkenceden geçirip sonunda ölüme yollamakla, ölümünün 10’uncu yıldönümü gelirken, hem hayat, mücadele ve yayıncılık arkadaşını, hem oğlunu toptan içeri atmakla geçmekte.

Helal olsun bize, helal olsun!

 

Not: Fakat adalet yok demeyin! Yerel mahkemeden sonra Yargıtay da, 13 yaşında satılıp Mardin’de esnaf, asker, öğretmen, memur; babası, dedesi yaşında 26 “erkek”in tecavüzüne uğrayan kızı neredeyse suçlu buldu: Rızasıyla birlikte oldu, rızasıyla alıkondu! (13 yaşında kızı kıstıran yiğitlerin cezası da düştü!)

O isimleri taşıyanlar üstüne alınmasın; adım Rıza olsa, Adalet olsa, adım da kirletilerek karara bağlanan bu utançtan kusardım; yine kusarım!

Çünkü, 13’ündeki çocuk artık 18’ine geldiği için, devlet onu (sözde) koruyan avukatları da geri çekmişti; masraf olmasın diye!

İster demokrat “yargıcı” olun, ister cumhuriyetçi; ne deseniz, çocukları bile zor inandırırsınız!