Başbakan Tayyip Erdoğan’a hayran, İngiliz İşçi Partisi taraftarı dostum David’e sordum: “Çok sevdiğin Başbakan Erdoğan kürtajı yasaklamak istiyor, sen ne düşünüyorsun?”
David biraz düşündü ve sorumu şöyle cevapladı: “Bu konuda asıl kararı kadınlar vermelidirler.”
Katolik muhafazakâr Hıristiyanlar, kürtaj yasağı konusunda ısrarlarını yüzyıllardır sürdürüyorlar. Müslümanlıkta ise daha esnek yaklaşım örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Başbakan’ın erkek dili
Başbakan Erdoğan son dönemde otoriterleşen bir dil kullanıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması mı etkili yoksa arka planda başka nedenler mi vardır, bunu daha haftalarca tartışabiliriz... Ama önemli olan şu: İpler gerçekten de giderek geriliyor...
‘Tek adam’ın giderek güç kazandığı ve ‘lider kültü’nün her şeyin önüne geçmeye başladığı bir sürece tanık oluyoruz. Geçmişte de böyleydi ancak bu kez karşımızda 10 yıldır tek başına iktidarda olan bir parti var... Başbakan konuşuyor. Bazen de kendi ifadesiyle ‘dili sürçüyor...’ Partisinde öylesine tek kutuplu bir psikoloji var ki AK Partili yetkililer, neredeyse yanlışı da bilerek onaylamayı normalleştiren şekilde tepki veriyorlar...
Başbakan’ın dili tipik bir erkek egemen dil... Kürtaj ise kadın bedeniyle ilgili bir operasyon. Kürtaj, Katolik kilisesinin erkek rahiplerinin, siyaset dünyasının erkek siyasetçilerinin hüküm vermekten geri durmadıkları bir konu...
Muhafazakâr erkeklerin başbakanı mı?
Başbakan’ın kürtaj konusunda dini inançlarından veya ideolojik tercihlerinden kaynaklanan farklı görüşleri olabilir. Yasalarda da kürtaj belli sürelerle sınırlı. Ayrıca İslam dininin uygulamalarına ve mantığına baktığımız zaman bir esneklik olduğunu görebiliyoruz.
Başbakan, görevlerini yerine getirirken ‘dini inanç’ değil, yasalar doğrultusunda hareket etmekle yükümlü. Kanunlar yapılırken temel yol gösterici ilke, İslam fıkıhı değil, evrensel hukuk kuralları ve anayasal sistemdir.
Başbakan (kendisinin de zaman zaman belirttiği gibi) yalnızca Müslümanların değil her inançtan insanın (ve inançsızların da) hakkını teminat altına alan bir sistemin temsilcisi olmak zorunda.
Birleştirici tutum ancak toplumun farklı kesimlerine aynı mesafede durmakla mümkündür.
Başbakan’ın son konuşmalarında (ve ilaveten İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’de) her geçen gün daha da fazla somutlaşan, birbirinden şaşırtıcı cümlelerle tırmanışını sürdüren sert, ‘tekçi’ ve devletçi siyaset dili, ‘kutuplaşma’ların yoğunlaşmasını kaçınılmazlaştırıyor...
Kutuplaşmadan nasıl bir sonuç umuluyor olabilir? Tırmanan gerginliğin yüzde ellinin üzerinde bir desteği beraberinde getirmesi mi bekleniyor? Bugüne kadar destek veren kitlelerin, daha da uç noktalara tırmanma eğilimi gösteren bir gerginlikten heyecan duyabileceklerini düşünmek gerçekçi mi?
Toplumun farklı eğilimdeki kesimlerini, Kürtleri, kadınları, değişik muhalif çevreleri ‘gererek’ belki kısa ve orta vadede bir ölçüde oy yükselişi sağlayabilirsiniz. Ama bu tür bir siyasetten huzur çıkmaz, barış çıkmaz, selamet çıkmaz.
Türkiye’nin daha barışçı ve daha çoğulcu bir siyaset kültürüne ihtiyaç duyduğu açık.
Otoriterleşme eğilimi
Başbakan’ın açıklamalarında kendini belli eden yeni üslup çok net bir otoriterleşme eğilimini içeriyor. Ünlü siyasetbilimci Hannah Arendt, özel alan ortadan kalkar ya da sosyal ve ekonomik süreçler tarafından yutulursa veya politik alana entegre edilirse modern koşullarda totalitarizmin kucağına düşüleceğine dikkat çekiyor.
Arendt’e göre totalitarizm, kamusal alanda eylemin ve sözün olmadığı, yani politikanın ortadan kalktığı, aynı zamanda mahremiyetin de yok edildiği bir yönetim biçimidir. (Fatmagül Berktay, Dünyayı Bugünde Sevmek)
Bir nokta daha: AK Parti Programı’yla ve Seçim Beyannamesi’yle bağlıdır. Kürtaj gibi konulara dair bu tarz hükümler orada yok. Bir iktidar partisi bu kadar önemli bir konuda bir günde yeni siyasetler üretemez. Üretirse kendisiyle çelişir...