Köşe yazarlarının yüzde 83’ünün, genel yayın yönetmenlerinin tamamının erkek olduğu bir medya dünyasında gazetecilik yapıyoruz. Ülkemizin milletvekillerinin de yüzde 90’ından fazlası erkek. Erkeklerin yönettiği bir Türkiye’nin insanlarıyız.
Geçen yıllarda Londra’da The Guardian gazetesinin davetlisi olarak bir seminere katılmıştım. Seminerin konusu, ‘Azınlıkların haberleştirilmesi’ydi. Dünyanın en etkili gazetelerinden olan The Guardian’da, siyahlar, kadınlar, eşcinseller gibi ‘kimlik’lerin temsili temel demokrasi kriteri ve haberlerin ‘dışlayıcı’ olmamasının garantisi olarak kabul görüyordu. Kadınların muhabir ve yönetici olarak gazete içinde eşit temsili, haberciliğin olmazsa olmazı sayılıyordu.

‘Cinsiyet kotası’ kritik nokta
Hafta sonunda Bolu’da ‘Medyada Kadın’ başlıklı bir toplantıdaydık. Bir grup gazeteci ve akademisyen olarak, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın da katıldığı toplantıda medyadaki ‘erkek egemen’ söylemi konuştuk. Ortaya çıkan rakamlar, bütün dengesizliği ve sorunun temelini gözler önüne serdi.
Ulusal gazetelerde hiç kadın genel yayın yönetmeni yok, görsel medyadaki kadın yönetici sayısı ise üçle sınırlı. Yazı işleri müdürleri düzeyinde kadınların oranı yüzde 15 civarında (ki bunların çoğu eklerde). Köşe yazarlarının oranı da yüzde 17’ye ancak ulaşabilmiş. 

“Kadın olsa ne yazar” diyenler
Yüzde 33’lük temsil oranı, ‘gümüş oran’ olarak kabul edilir. Kadının bir kurum veya topluluk içinde yüzde 33’lük bir orana erişmesi halinde kendi kimliğini ifade edebilecek, erkek egemen söyleme karşı durabilecek bir etkinliğe ulaşmasından söz edilebilir. Bu rakamların değişmesi için (The Guardian gazetesinin de yaptığı gibi) medyada, medya kuruluşlarında ‘cinsiyet kotası’ için mücadele edilmesi şart.
Cinsiyet kotasına karşı çıkan erkekler, “Kadın, kalitesiyle bir göreve gelmelidir; kota gibi yapay yollara başvurmak kadına hakarettir” şeklinde bir tutum alıyorlar. ‘Kadınların onuru’nu bu kadar ‘düşünen’lerin hemen hepsinin erkek olması, erkeklerin kurumlar içindeki kadın sayısının artmasından endişe duyduklarını gösteriyor. ‘Kota’ gündeme gelince kadının onurunu düşündüğünü öne süren erkeklerin, gündelik dillerinin ‘kadınları aşağılayan’ bir karakter taşıması da şaşırtıcı değil.
Medyaya egemen olan dilin yaptığı tahribat, rakamlardan daha önemli. Bir başyazar, “Bunlar analarını da satarlar” diyor, bir yazar, “Çirkin kadınlar solcu olur” tanımlamasıyla aklınca kadınlar üzerinden sosyolojik değerlendirme yaptığını sanıyor, bir başkası “70 yaşıma rağmen türbanlı bir kadın görünce erkekliğimi hissediyorum” diyebiliyor. Kadına şiddete son vermek amacıyla bir gazetenin önderlik ettiği kampanyadaki şu afiş ise derinlerdeki zihniyet zaafını dışa vuruyor: “Kadına şiddet uygulayan erkek değildir.” 

‘Birinci sayfa güzeli’ olmadan olmaz mı?
‘Kadın ve Medya’ toplantısında kadınların gazetelerde ya bacaklarıyla ya da mağduriyetleriyle öne çıkartıldıkları vurgulandı ve bunun bir satış öğesi olarak savunulduğu ifade edildi. ‘Olmazsa olmaz’ sayılan bu format tartışmaya açıldı.
Birçok gazete bunca ‘birinci sayfa güzeli’ne rağmen tiraj alamazken diğer bir yandan da son yıllarda ‘ideoloji’ ağırlıklı gazetelerin, haber gazetelerinin hızla artıyor olması dikkat çekiyor.
Erkek egemen söylemin, erkek yönetimlerinin gazeteciliğin temel zaaflarından birisini oluşturduğunu daha fazla görmezlikten gelme lüksümüz yok. Medyadaki sorun, asıl olarak bir kadın sorunu değil bir erkek sorunu.
Bunları kabul edebilirsek, normalleşmenin yolu açılabilir.