Büyükler seçime gidiyor ama muhtemelen çoğu seçme yaşına da gelmiş, aileleriyle en az 10 milyonluk bir (seçmen) kitleyi oluşturan gençlerin “hayati seçim”i şaibe altında inlemiş.

ÖSYM artık güvensizliğin, inançsızlığın, adaletsizliğin kısaltmalarından biri. Bir kuşku ve haksızlık, ayırma ve kayırma simgesi daha.

Zaten adaletsiz olan sınav, bir sınav adaletine dahi sahip olamadan, milli bir utanca dönüşmüş.

Bir de çocuklardan, haksızlığa karşı müracaat için 5’er lira toplanmaz mı?

Arsızlık da şifreli!

 

 

Siyanür özgürlüğü


 

İki büyük özgürlükten epey haberdarız:

Biri, girişim özgürlüğü…

Diğeri, basın özgürlüğü.

İkisinin de üstüne titremeyen yok!

Sorun bu ikisinin sık sık birbirine karışmasından doğuyor.

 

***

 

“Başlangıç”ta her ikisi aynı manaya bile gelmiş.

Çünkü, “basın özgürlüğü” aynı zamanda “basma özgürlüğü” demek.

O yüzden, orijinalinde “baskı” ile “basın” aynı kelime.

Basan ve yayan zaten içeriği de hazırlayan.

Ne büyük gruplar var o devirlerde; ne de çok farklı işlerde de bulunan holdingler.

Patron zaten gazeteci; işletme birkaç kişilik; dağıtım sokaklarda, elden ele. Bilemedin en yakın kapıya. (Hani kovboy kasabalarındaki gibi!)

O yüzden, “basın özgürlüğü” ilk tanımlandığında, “gazetecilik” yapmak üzere, hem basın, hem baskı işini yürüten aynı kişinin özgürlüğüne; yazılanın, basılanın, dağıtılanın devlet, iktidar veya otorite müdahalesinden bağımsızlığına dair.

Peki sonra?

 

***

 

Sonrası karışık.

Batı’da işletmeler büyüyüp basın kitleselleştikten sonra; hele medya denen yapı ortaya çıkınca; medyada başka işleri de olanlar bulununca;

“Basın özgürlüğü”; hem, patron ve çalışanlarıyla basının kanunlar, hükmedenler, baskı kurabilecekler karşısında özgürlüğü; hem de gazetecinin basın içindeki özgürlüğü manasını taşıyor.

Bizde ise, “Basın özgürlüğü” adına toplantılar yapan kimi arkadaş, yığınla olaydaki suskunluklardan hiç utanmadan, basın özgürlüğünü sadece patronun özgürlüğü diye tanımlıyor!

 

***

 

Neden böyle dolanarak geldim.

Şundan:

Bakın, Kütahya’da özelleştirilen Eti Gümüş şirketinin “siyanürlü” barajının seti çöktü.

Köylüler ve doğa siyanür tehdidi altına girdi.

Tahliye bile gündeme geldi.

İddialar arasında; aşırı üretim (ve ciro ve kâr) baskısı yüzünden bir yığın ihmalin olduğu da mevcut.

“Siyanür tehlikesi”nin insanları, hayatlarını, bitki ve hayvanlarıyla tabiatı tehdit ettiği anlaşıldı.

(Ayrıntıları Habertürk sitesindeki geniş haberden okuyabilirsiniz.)

Başbakan’ın, “nükleer santral kazası”nı tüpgaz patlamasına benzetebildiği bir ülkede, herhalde “siyanür tehlikesi” de azıcık fazla doz öksürük şurubu kadar tehlikeli!

 

***

 

“Medya bunun neresinde” diye sorarsanız…

Tam ortasında olabilir!

İster muhafazakâr demokrat, ister cumhuriyetçi laik; basın ve basma işinde bulunanların “siyanür” kullandıkları girişimleri de var.

Bu durumda, kamusal tartışma, özgür ve bağımsız biçimde nasıl yapılabilir?

Gazeteciler, mesela siyanür rehinesi olmadan nasıl konuşabilir, yazabilir?

Basında özgürlük üstüne tek kelime etmeden, gazetecilerin “şirket”teki rehinelik sorununa dair tek itirazı bulunmadan, basın özgürlüğü mevzuunda ahkâm kesen onca iyi niyetli arkadaş neye niyetlenip neyle kısmetlenebilir?

Envai konuda, karşı cephelerden, yandan mandaş diye birbirine girebilen gazeteci kümeleri, aynı kaderi paylaştıklarını, aynı rehineliğin, aynı sessizliğin çocukları olduklarını nasıl idrak edemeyebilir!

 

***

 

Birbirinize bu kadar çok girişeceğinize, girişeceğimize…

Girişim özgürlüğünün basın özgürlüğüne gölgesini…

İktidarların medya (tabii patronlar) üstünde bu yolla da baskı veya ilişki kurup bağımlılık yaratabildiğini;

Medya yönetimlerinin, gazetecinin özgürlüğünü bu yüzden de gölgeleyebildiğini;

Basın özgürlüğü diye bağıran nicelerinin bu konuda susma özgürlüğünden, oto sansürden başka yol bulamadığını da konuşsak!