Türkiye’deki sağ kesimin uzun yıllarına damgasını vuran (bazı çevrelerde hâlâ da süregelen) temel anlayışı şöyle özetleyebiliriz: Kahrolsun Komünistler.
İslamcı hareketler (kendilerini sağcı olarak görseler de görmeseler de) yıllarca anti-komünizmin militanı oldular, anti-emperyalist gösterilerin karşısına dikildiler.
Klasik ‘muhafazakâr’ söyleme göre toplumun sınıfsal yapısını değiştirmeyi ve işçi sınıfını harekete geçirmeyi hedeflemek solcuların/komünistlerin işiydi ve onların amacı ‘memleketi karıştırmak’tı. Tabii, paradoksal şekilde, Türkiye’de İslamcılık da esas olarak sistemden dışlanan kesimler ve ‘alt sınıflar’ içinde gelişerek şu anki noktaya geldi.
İslam dünyası içinde geçmiş ezberleri bozan akımlar ortaya çıkıyor. ‘Arap Baharı’yla da bağlantılı olarak, alışık olmadığımız radikal tezler ortaya atılıyor. Müslümanlar, kapitalizmle hesaplaşmaya başlıyorlar. 

‘Kölelere özgürlük’
Onlardan bir grup dün 1 Mayıs’ta değişik dillerde yazdıkları ‘kölelere özgürlük’ sloganıyla yürüdüler. Bu diller içinde Ermenice, Kürtçe, Arapçanın bulunması da anlamlıydı.
İslami kesim yıllardır mağdur sayılabilecek bir siyasi ve ekonomik pozisyondaydı. 10 yıllık AK Parti iktidarıyla bu mağduriyet büyük ölçüde bitti.
Yılların ezikliğini üzerlerinden atan İslamcılar içinde iktidarın olanaklarıyla paraya, konfora ve refaha kavuşan bir kesim oluşuyor. İhaleler alınıyor, büyük marketler kuruluyor, limanlar, havaalanları inşa ediliyor ve gelişmelerden bu kez eskisinden daha değişik bir kesim nemalanıyor.
Tabii kişi başına düşen gelirin hâlâ arzulanan düzeylerden çok uzak olduğu bir ülkede, herkesin refahtan tatmin edici bir pay alması mümkün değil. Ak Parti’ye oy verenlerin büyük bir bölümüyle, AK Parti’nin iktidar imkânlarından yararlanabilen kesimler arasında çok derin uçurumlar oluşuyor. Sonuç olarak İslamcıların da kendi içlerinde bir ‘mutlu azınlık’ oluşturmaya başladıkları bir noktaya geliyoruz.
‘Anti-kapitalist Müslümanlar’ bu ‘farklılaşma’nın bir sonucu ve yeni bir düşünce şeklinin temsilcisi olarak karşımızdalar. Bu grubun sözcüleri, İslam’ın ilk kuruluş yıllarında yaşanan farklılaşmaya benzer bir durumdan söz ediyorlar.
Onlara göre Peygamber döneminde yoksullar İslam’ın belkemiğini oluşturuyorlardı. İslam’ın bir imparatorluk olarak yaygınlaşması, zenginliği ve yeni bir aristokrasiyi ortaya çıkarmıştı. (Örneğin Ebu Zer, işte o dönemin kahramanlarındandı. İslam’daki sınıflaşmayı fark etmiş ve sert eleştirileriyle yeni oluşan zümreyi hedef almıştı.) 

Bu akım ne kadar gelişebilir?
Sendikasız ve örgütsüz bir ülkede yaşıyoruz. Kuralsız yürüyen, dengesizlik ve hatta sömürü üzerine kurulu bir kapitalizmin hâlâ varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. 12 Eylül darbesinin oluşturduğu sistem bu alanda tamamen egemen.
Emekçilerin çoğunluğunu AK Parti’ye oy veren insanlar oluşturuyor. Bu insanların önemli bir kesiminin dindar olduğu da açık. Yeni akım işte bu noktada etkili olabilir ve emekçilerin örgütlenmesinde yeni kapıların açılmasını sağlayabilir.
Bugüne kadar solcuların pek başarılı olamadığı bir örgütlenme alanından söz ediyoruz. Dindarlar ile ‘sol/anti-kapitalist düşünce’nin yeni ve köklü bir birlik oluşturması büyük bir çaba ve cesaret gerektirse de imkânsız değil.
‘Anti-kapitalist Müslü-man’lara birçok kesimden eleştiriler geliyor. “Müslümanlık zaten kapitalizme karşı olmayı içerir, o nedenle anti-kapitalist gibi bir sıfata gerek yoktur” diyeninden tutun da bu hareketin esas olarak sol muhalefeti İslamcı hareketin içinde eritmeyi hedeflediğine kadar uzanan birçok itirazla ve şüpheyle karşı karşıyalar.
Sonuç olarak, bu akımın ne kadar kalıcı olabileceğine, nasıl bir noktaya varabileceğine, ne gibi kırılmalardan geçebileceğine ilişkin bir değerlendirmede bulunmak için çok erken.