Ermenistan ve Azerbaycan arasında ateşkes olduğu söylense de her hafta birkaç kişinin ölümüne sebep olan Karabağ Savaşı’yla ilgili propaganda savaşlarında her iki ülkenin de sık sık kullandığı birkaç olay vardır. Sumgayit ve Hocalı bunların başında gelir.

 

İki ülke de bu köylerde olan katliamların bir diğerinin suçu olduğunu iddia eder ve bunu uluslar arası arenada kendi psikolojik savaşını kazanmak için alet olarak kullanır.

 

26 Şubat günü Hocalı’da meydana gelen katliamın 20. yıldönümünde İstanbul’da Beyoğlu’nda toplanan kalabalık da Hocalı’daki katliamda ölenleri öfke, hınç ve kin ile andı.

 

Anma etkinliği öncesinde bir hafta kadar İstanbul’da metro istasyonlarından havaalanlarına kadar birçok reklam panolarında “Ermeni yalanına kanma” ve “Hocalı bir daha olmasın” yazılı ilanlarla Türkiye’nin dört bir yanından Azeriler ve “kardeş” Türkler eyleme çağrıldı.

 

Biz de eşimle birlikte 26 Şubat’ta bu kalabalığın arasına karışıp elimizdeki küçük kameralarımız ile röportajlar yapıp bir yandan kalabalığı anlamaya bir yandan da 20 yıldır Türkiye’de milliyetçi grupların hiçbir defasında anmadıkları Hocalı katliamını şimdi anmayı tercih etmelerini anlamaya çalıştık…

 

BELEDİYE DESTEĞİ OLMADAN O AFİŞLER ASILAMAZDI

Öncelikle panolardan başlamak gerekirse, reklam panolarında okuduklarımız kanımızı donduracak nitelikteydi. Neyse ki biz Türkiyeli Ermeniler bu tür aşağılanmalara alışığız da (ki alışık olmamamız gerekir) pek alınmadık.

 

Aynı nefret söylemleri ASALA zamanında yine medya ağzından kusulmuş, kusa kusa bitmemişti. Şimdi de reklam panolarındaydı. “Hocalı bir daha olmasın” mesajlı posterler bir şekilde acıyı ortaklaştırıcı olabilirdi tek başına kullanılsaydı, ancak her afiş ikili hazırlanmıştı adeta. Her iki afişten birinde nefret söylemi içeren “Ermeni yalanına inanmayın” sözleri taşıyordu.

 

İstanbul’un her yerinde bunca afiş gören herkes gibi ben de merak ettim bu para nerden geliyor diye. Zira biz festival yaptığımızda reklam panolarının her birinin fiyatı inanılmaz pahalıydı. Bu panolar arasında bazıları var ki daha ucuzdu, ya da Büyükşehir Belediyesi size destek verdiğinde ücretsiz alabiliyordunuz. Çünkü bu panoların bir kısmı İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait. İşte bizim gördüğümüz reklam panolarında da hiçbir imza göremeyince ben de önce bu panoların işletmecisi firmayı aradım. Telefondaki kadının geveleyerek verdiği bilgiye göre panolar Büyükşehir Belediyesi’ne ait.

 

İlginç ama şaşırtıcı değildi benim için. Avrupa’da “ülkemizdeki azınlıklara sahip çıkıyoruz” deyip ertesi gün “Gerekirse ülkemizdeki 100 bin Ermeniyi göndeririz” diyebilen bir Türkiye’de yaşıyorduk ne de olsa. Bir yandan Yeni anayasa için gayrimüslimlerden öneri alan, bir yandan DDK raporu ile Hrant Dink davasının yeniden açılabileceği umutlarını serpmeye çalışan ve yurtdışına “bakın biz ilerliyoruz” diyen Türkiye bir yandan da Ermeniye küfür ettirebilirdi.

 

Nitekim de ettirdi.

 

“HEPİNİZ ERMENİSİNİZ! HEPİNİZ PİÇSİNİZ!”

Beyoğlu’na toplanan 100’lerce insan ellerinde “Hepiniz Ermenisiniz!, hepiniz piçsiniz!” pankartı taşıyorlardı. Bir Ermeni olarak kırılmamak korkmamak elde değildi. Sinirlerinize hakim olmak bunca şey görüp bu ülkeden hala gitmeyen biz Türkiyeli Ermeniler için bile zor iken Türkiye’de bulunan Ermenistanlıları ve diaspora Ermenilerini düşünemiyorum bile.

 

Öte yandan bizim ellerimiz titremiyordu. Çünkü kalabalıkta gezerken en azından ben Hocalı’da bir katliam olduğunu kabul ettiğimi, soru sormak için mikrofonu uzattığım Azeri birine söyleyebiliyordum. Ama o bana neden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak küfür ettiklerini anlatmakta güçlük çekiyordu. “O küfür ettiğimiz sen değilsin. Hocalıda çocukları öldürenler” diye feryat ediyordu yanında bana bağırmaya çalışan oğlunu Karabağ savaşında kaybetmiş olan Azeri teyzeye. Ama yine de bunun tatmin edici olmadığını biliyordu çünkü benden ona gelen cevap “Eğer Türkler de çocuk öldürüyor ise onlara da ‘hepiniz piçsiniz’ diyebilecek miyiz?”, olup da Uludere’de öldürülenleri hatırlatınca uzuyordu muhabbet.

 

“TÜRKİYE NEDEN AZERİ SOYKIRIMI İÇİN YASA ÇIKARMIYOR?”

Belli ki biraz politik konuşmayı bilen, laf çevirebilen gençleri görevlendirmişti organizasyon. Bu genç de onlardan biriydi ki biz başkalarıyla konuşmaya çalışırken kendisi sürekli takibe aldı bizi. Bize yanlış bir şey diyenleri hemen düzeltmeye çalıştı. Ama aradan 70 yaşlarında bir amcanın “Gidin Sevgi Erenerol’a sorun ne olduğunu Hocalı’da” sözlerinin kameramıza girmesini kesemedi. Kafalar çok karışıktı 26 Şubat’ta Taksim’de. Türkiye Ortodoks Patrikhanesi’yle adı anılan Sevgi Erenerol’un Hocalı ile ne işi vardı bilinmez ama belli ki amca bize küfür etmemek için usturuplu bir cevap oturtmak istemişti. Ama olmadı.

 

Genç Azeri eylem rehberimiz bizi ikna etmeye çalışıyordu “Evet sen acımızı paylaşıyorsun ama Türkiye bu konuda bir yasa çıkarsın diye neden uğraşmıyorsun” diye. Komikti söyledikleri… ‘İki devlet bir millet’ şiarını ağızlarından düşürmeyen Azerilerin kendilerine sorması gereken bir soruydu belki de.

 

Doğru ya, ‘iki devlet bir millet’in büyük ağabeyi Türkiye neden bugüne kadar Azeri katliamları ile ilgili yasalar çıkarmamıştı?

 

Türkiye’de 31 yaşıma girmiş biri olarak ben Azeri katliamlarının bu kadar kapsayıcı bir şekilde anıldığını hiç görmedim.

 

FRANSA’YA NİSPET

İşin aslı o ki bu eylemden geniş bir okuma yapılabilir.

 

Birincisi belediyelerin bu eylemleri desteklediği veya desteklemek için bir yerden emir aldıkları belli.

 

İkincisi ellerdeki “Ermeni piçleri” diye yazılarla bağıranların eylemi organize edenler arasından sıyrıldıklarını ve Türk bayrağı kravatlı birinin gelip Ermeni piçleri pankartlarını organizasyondan olduğunu söyleyerek toplaması organizasyon boyutunda işin sıkı tutulduğunu gösteriyor.

 

Bir başka tespit de bu eylemin Fransa’ya ve 2015’te Ermeni soykırımın 100. yılını anmaya hazırlanan diasporaya göz dağı vermek için yapıldığının gün gibi ortada olması. Aynı yüzler kuyruğun bir ucundan bir ucuna 5 sloganda bir Fransa ve diasporaya mesajlar yolluyorlardı, ancak Ermeni soykırımını kabul eden ve edilmesi için uğraşan diasporanın Hocalı’daki katliamla ilgi hiçbir bağı yoktu. Zira katliamı yapanlar Azeri kaynaklarında Ermenistan Kurtuluş Ordusu olarak gösteriliyor… Burada belirli bir şekilde hedef gösterme ve Hocalı bahanesiyle göz dağı verme görmek mümkündü…

 

Konuştuğumuz onlarca kişinin birçoğunun gözlerinde öfke vardı. Bazıları tuttukları pankarta bile bakmadan sadece erkek arkadaşı onu getirdi diye gelmişlerdi. Birçoklarının 1915’te yapılan soykırımın tanınıp tanınmaması bile umurunda değildi. Tek ilgilendiği kendi soykırımının tanınmasıydı… 19 yaşında bir kadına “Niye bu pankartı taşıyorsun” diye sorduğumuzda, çok da emin olmadan verdiği cevap aslında eylemin samimiyetini anlatır nitelikteydi: “Onlar bizim ırkımızı aşağıladı, değil mi?”

 

Katliamların hepsine birlikte karşı çıkılabilecekken, bu ülkede halen katliama uğrayanların acılarını da görmezden gelmeden Uludere’den başlayarak günümüzden geriye doğru tüm acıları katliamları ve soykırımları lanetleyebilecekken bir siyasetin maşası olduğunu bilmeden kullanılabilmek çok acınası bir görüntü oluşturuyordu 26 Şubat’ta. Bence Hocalı Köyündekiler bile ikna olmazlardı meydandaki samimiyete. Hele ki bu ülkenin içişleri bakanı İdris Naim Şahin’inkine…

 

Ama olsun, eylemin samimiyeti kalabalığın arkasından küfürlü pankartları süpürmeye çalışan Beyoğlu belediyesinin çöpçüleri ve çöp makinelerinin uğultuları arasında kayboldu gitti…