Aman başlık yanlış anlaşılmasın:

Sakın helalleşme” manasında değil; “daha iyi helalleşin” kıvamında.

Başbakan, kendince bir, iki istisna bırakıp açtığı kimi davadan vazgeçti; bir de seçim dolayısıyla kendine edilmiş veya sarf ettiği sözler izin “helalleşme” talep etti.

 

***

 

Bunlar “şahsi, iyi jestler” olabilir ama nihayetinde “yargı” başka bir süreç.

Yargı nasıl helalleşebilir?

Yargı; hak ve adalet teslimi kadar bazen haksızlık ve adaletsizlik kaynağı bile olabiliyor.

Bunlardan en acil olanı, “uzun tutukluluk” hali.

Hele, “suç isnadı”nın; kitap, yazı, eleştiri, beyan, tiyatro, pankart veya vicdani ret gibi “ifade araçları”na abanarak yapıldığı durumlarda.

Kimi cinayet, suikast, bombalama, kaos planıyla bağlantılı suç isnat edilenler ile “düşünce ifadesi” sebebiyle onların yanına yapıştırılanlar arasında bir fark görebilen, bulabilen şeye de adalet denir!

 

***

 

Bir pankartla 15 ay tutukluluk, binlerce kişinin izlediği bir tiyatro oyunuyla sanık olmak, bir kitapla, bir kitap taslağıyla onca süredir tutukluluğa mahkum edilmek…

Bunlar, “adalet”i tesisten ziyade, “adalet duygusu”nu yaralayıcı.

Elbet “bağımsız yargı” öyle kafadan helalleşmez ama…

En azından, savcılar ve hakimler “tutukluluk”un cezaya dönüşmesini, henüz masum sayılanların yılları bulan “fiili cezalar”a çarptırılmasını önleyici yorumlarda bulunabilirler.

Öyle ya…

Adalet, kanuna dayansa bile; kuru bir matematik değil.

Yoksa, mahkemenin verdiği kararı Yargıtay bozmaz…

Yoksa, savcıların her talebine mahkemeye heyeti uyardı.

Demek ki, “Yorum”; yani hukuk kültürü ile felsefesi de, adaletin temel harcı.

Savcı ve hakimler bu “sübjektif” sorumluluğu; güçten, güçlüden, sürekli devletten yana değil de, temel haklardan, insandan ve insaftan yana daha yoğun kullanabilirler.

Adalet, nefretle bağdaşmaz…

Adalet sadece ibret müessesi değildir…

Adalet, merhamete de dair bir kavramdır!

 

Hesaplaşma!

 

Adalet, aynı zamanda yüzleşmektir.

100 küsur yaşında bir anaya, 31 yıldır bir izini, bir tırnağını, bir düğmesini, de ki bir kemiğini aradığı oğlu için yalan söylemiş olan bir devlet ve adaletin fazla mağrur olmaya da hakkı yoktur.

Biraz utanç taşır.

Ve onca yıllık gecikmenin, böyle binlerce yalanın utancıyla, kendisiyle hesaplaşır; o anaya, öyle analara, evlatlara onca yıllık kayıpların ve ayıpların hesabını vermek için kımıldar.

Bir pankart açan iki genci 15 aydır tutuklayabilen adalet, Meclis’in ve devletin nihayet kabul ettiği bir “devlet cinayeti”nin sorumlularından 31 yıl hesap sormamış olan aynı “Terazili abla” ise hele!

Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği didindi; Meclis Komisyonu 31 yıl sonra, Cemil Kırbayır’ın gözaltında işkenceyle öldürüldüğünü, cesedinin işkenceciler tarafından ortadan kaldırıldığını tespit ve kabul etti.

Hem de işkencecilerin isimleriyle!

70’li yaşına, evladından bir toz olsun aradığı 31 yıllık ömrü daha inatla ekleyen Berfo Ana, 23’ünde İstanbul’dan onlarca evlatla birlikte hareket edip 25’inde, Cemilinin işkenceyle öldürüldüğü yerden insanlığa seslenecek.

Eğitim şart, aydınlanma, cehalet” diye atıp tutanların işkencehaneye, mezbahaya dönüştürdüğü Kars Eğitim Enstitüsü’nde!

Gencecik Cemil’i, o yaşını dahi unutmuş güçlü ana ellerinde sıkı sıkı tutarak.