Diye diye…
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik!
Doğru oturalım doğru konuşalım:
Futboldaki bu neticeler; nihayetinde “Kazanalım da nassı olursa ossun” diyen toplu bir zihniyetin eseri değil mi?
“Kazanç”ı her ahval ve şeraitte “başarı” sanan…
Amaç için araçları…
Araç için aracıları, her yol için mübahları seferber eden piyasanın atıkları değil mi?
***
Siz, belki siz o siz değilsinizdir ama, “kazanamayan” takımınızı hiç yuhalamadınız mı?
“Başaramayan” başkanlarınızı hemen istifaya davet etmediniz mi?
İlk fırsatta teknik direktör kovulmasını istemediniz mi; formasını çok seven nice futbolcuya dahi “ruhsuz …neler” demediniz mi?
“1-0 olsun da bizim olsun” çok mu yabancı hepimize?
Sakatlanan rakibe küfür; oyundan atılana “oh olsun”; hata yapan ama dürüst bir hakeme “ana avrat” hiç çıkmadı mı ağzınızdan?
90 dakikalık maçı evire çevire döven TV ekranlarına yapışıp saatlerce, günlerce hep sizi haklı, ötekileri haksız saymasını beklemediniz mi?
Ofsayda ofsayt, gole gol dememek için yırtınmadınız mı?
Esasta, doğum ilkeleri hem sahada, hem dışında eşitlik ve adalete yakın duran kitlesel bir “oyun”un, lehinize eşitsiz ve adaletsiz seyri için duadan bedduaya koşturmadınız mı?
Dürüst olana kırk yılda bir aferin diye geçiştirip rakipleri aşağılayana, otorite ve kabadayılık taslayana, her numarayı bilene tapınmadınız mı?
“İşini bilen adam” aramadınız mı?
Bizim tribünler; “Ahmet Dursun; Seba gitsin” diye siz bağırmadınız mı?
***
Hayatını kayırma, ayırma…
Ne pahasına olursa olsun başkasını sollama…
Berikinin yolunu, ötekinin hakkını çalma…
Güçsüze bir tekme de kendisi vurma…
Önce kendi gibi güçsüz olana çakma üstüne kuran topluluklar; bunu “özgürlük, serbestiyet, piyasa” filan sananlar, bir bakmış “fitbol” da buna fit olmuş!
Sınav şifresinden tayin torpiline…
Adamım benim diye kıyaklardan ötekidir diye atılan dayaklara…
“Başarmak” için bir başkasını ezmeye, hiç değilse tökezlemesine sarılmaya adanmış bir gündelik hayatın “ayak oyunu” da böyle çalım üstüne çalım atar.
***
Elbet, adalet suçun peşine düşer…
Ceza vermek için.
Ama esas adalet, cezadan ziyade, adalet duygusunun tesisidir.
Yani, sadece haksızlık yapan kimine ceza değil; herkesi mağdur edebilen haksızlıkların da giderilebileceğine dair umuttur.
Mesela şudur:
Futbolcuları, öyle trilyonlukları değil; sıradan liglerin, sıradan takımların, sıradan çocuklarını; piyasa ve kulüp ağaları karşısında koruyabilecek sendikalaşmayı mümkün kılabiliyor musunuz mesela?
Bu meselayı alıp sektör sektör dolaştırabiliyor musunuz?
Bu misalleri çoğaltabiliyor musunuz?
***
Çuvaldız kalsın da; bir iğne alalım; bir de kendimize batıralım:
Şimdi “Şikeye karşı” tertemiz yazıların, TV yorumlarının, tavırların medyası; “kazanma histerisi” pompalayanların başında gelmedi mi?
Toplumun zihnini şartlandırıp kulüp yönetimlerinin aculluğunu ateşlemedi mi?
Başarısızlık korkusunu, en büyüklük manyaklığını bu kulüplerin hücrelerine, tribünlerin her bir koltuğuna çivilemedi mi?
Kardeş…
Burası günde beş erkeğin “çok sevdikleri” karılarını, kızlarını kolayca gırtlaklayıp şişlediği bir ülke…
Bu ülkenin maço damarlarında, hele futbol gibi ana damardan bir şırıngayla azdırdığınız her histeri, Haticeyi kirletip Netice için vicdanı yamultarak cüzdana sarılan yönetici tipini coşturdu.
Şimdi, kimimizin yıllarca yardakçısı, yalakası olduğu hallere çok şaşırıyoruz ya; asıl buna şaşmalı!