Yaprak Dökümü'nden sonra kafa dinleyen Halil Ergün, tartışmaları yakından izliyor. Ergün, 'endişe' edenlerden endişeli.
Sabah Halil Ergün telefon etti. “Yaprak Dökümü’nden sonra kafayı dinliyorum. Gelin sohbet edelim” deyince İpek’le ona gittik. Kapıda köpeği ‘Gece’ karşıladı. Halil, dizinin bitmesiyle perhize başlamıştı. Bize baharatla zayıflamanın yöntemleri konusunda ‘bilgilendirici’ bir konuşma yaptı.
Sohbete başladık. Sonunda Halil’le konuştuklarımızı yazmaya karar verdim. Halil, aydınlarla Başbakan arasında ortaya çıkan gerginliği sordu. Hazır onu yakalamışken “Sen ne düşünüyorsun” diye sordum. Yanıt: “Tabii ki etkileniyorum ama bu tartışmalar bize çok da yabancı sayılmaz. Tarih boyunca, iktidarla aydınlar arasında sorunlar çıkmıştır. Aydınlar bu gerginliğin bedelini ağır şekilde ödedi de.”
Güncel başka bir tartışmaya dikkat çektim: “Anayasa referandumu sırasında ‘evet’ diyen aydınların, şimdi bu durumda şaşırıp kaldıkları söyleniyor, ne diyorsun. Evet diyenler AK Parti’nin oyununa mı geldi?”
Halil kararlıydı: “Hiç öyle düşünmüyorum. İktidar kendi iktidar hesaplarıyla gidiyor; biz evet’ diyenlerin istekleri belliydi. Ülkenin demokratikleşmesi, özgürlüklerin gelişmesi, yargı elitinin hegemonyasının kırılması, bireysel haklar alanında yeni mevziler kazanılması bakımından değişiklikler yararlı ama eksikti. Eksik olması evet dememizi engellemez.”
“Peki Başbakan’ın sert üslubuna ne diyorsun” soruma yanıtı: “Baştan beri Erdoğan için söylediğim şu: Onun yerli tavrı ve sokağın sesinin adamı olması bana yakın geliyor. Ama son dönem iktidar yorgunluğunun resimlerini görüyorum. Yorgunluk üslubuna yansıyor. Gazetecilere aşırı sert üslubu konusunda ‘yaşadığım stresten’ anlamına gelecek sözler etmiş. Kendisi de farkına varmış gibi görünüyor.”
‘Kimse söylenenlerin içeriğine bakmıyor’
Halil bu sözlerin ardından kaygılı bir şekilde yüzüme baktı ve şunları söyledi: “Bir üslup rahatsızlığımız, temel konularda kaygılarımız var tabii. Ancak Başbakan’a yönelik üslubun da pek kabul edilir olduğunu söyleyemeyiz. Öylesine ağır ifadeler kullanılıyor ki. Mesele yalnızca Erdoğan’ın üslubuyla sınırlı değil. O üsluba da, bu üsluba da kızarım. Bazıları böyle konuştuğum zaman biliyorum ki, hemen bana ‘Tayyipçi’ damgasını vuracak. Üzüldüğüm bu. Türkiye’de önyargılar öyle kökleşmiş ki, kimse söylenenin içeriğine, ilkeselliğine bakmıyor, ‘kimin tarafında’ diyerek hüküm vermeyi tercih ediyor. İşte bu durum gerçekleri anlamamızı, yeni bir sentez oluşturmamızı, yeni bir uzlaşma kültürü yaratmamızı engelleyen zehirli bir hava yaratıyor.”
Durdu, elini omzuma koydu: “Seninle aynı günlerden geliyoruz. Aynı alanlardan, umutlardan, acılardan, hatta aynı sevdalardan... İnsanlık için, Türkiye için. Dünyayı yepyeni ışıklarla aydınlatmak isteyen inançlardan geliyoruz. Ama düşünsene ben şimdilerde, tarihin yaşanmışlıklarını her gün yeniden öğreniyorum ve şaşırıyorum. Sanki her şeyi biliyorduk ve dünyayı değiştirecektik. Ama şimdi bir sürü şey öğreniyoruz yeniden, tarihi yeniden çözmeye başladığımızda dehşete kapılıyorum. İnsanlar o şartlanmış tutsaklıklarından kurtulmalılar. Eğer merak ediyorlarsa ben ve benim gibi düşünenlerin duygularında, inançlarında hiçbir değişiklik olmadı. Birisi küfrediyordu bana. Eski dostluk ilişkilerini küfre dönüştürdü insanlar. Bu ne acı bir şey.”
Endişe...
Halil’in ‘endişe’ konusunda da söyleyecekleri vardı: “Bir endişedir gidiyor. Endişe edeceğinize, insanları ikna edin. Endişeye karşı ben kendi tavrımı koyarım. Bir endişe tribi tutmuş durumda. Neyin endişesi? Çok tehlikeli bir hava görüyorum bu tavırda. Aslolan ‘biziz’ demek istiyorlar. Bizim hayatımızı eşeleyecek birileri var aşağıda diyorlar. Bu tatlı hayatımızdan bizi alıkoyabilirler gibi anlıyorum ben bunu. Sana endişe verenler de kendi hayatlarını savunuyorlar. Onların endişeleri ne olacak?”
Tam Halil’le bunları konuşurken Radikal’den Berrin Karakaş aradı. Pazar günkü Hayat eki için “Başbakan’la aydınlar arasındaki gerginliği” sordu.
Görünen o ki, bu tartışma daha çok sürecek…