Belki yüzyıllardır, belki bin yıllardır gerçek, hakikat ve doğru sözcüklerinin eşanlamlı kullanımı bu sözcükler arasındaki zorluğu göstermektedir. Köken olarak ''gerçek'' sözcüğü Türkçe bir kelime olup ''hakikat'' sözcüğü ise Arapçadır. Din değiştirme soncunda Türkler, ödünçleme yoluyla kendisini gösteren dil ilişkileri sonucunda Arapçadan kelimeler almak zorunda kalarak Türkçe sözcüklerin kullanım sıklığının düşmesine yol açmıştır. Özellikle Türklerin İslami kabulüyle ''hakikat'' sözcüğünün kullanımının arttığı görülmüştür. İslamiyet'in etkisiyle Arapçayla yoğun kelime alış verişlerinin yaşandığı dönemde hakikat, hakiki ve sarih sözcükleri dile geçmiş, zamanla Farsçadan rast sözcüğü de alınmıştır.15.Yüzyıldan itibaren dilde hakikat, haki ve rast sözcükleri ile beraber kullanılan ''gerçek'' sözcüğü, ''gerçek, hakikat ve doğru'' anlamındadır. Oysa ''gerçek'' ve ''hakikat'' sözcüklerinin eşanlamlı gibi durup birbirinin yerine kullanılması semantik (anlambilim) açıdan tartışmalı bir durumdur. Bu sorun, özellikle Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren sözcüklere Türkçe karşılıklar verilirken ifadelerin sahip oldukları asıl anlamın Türkçede tam olarak karşılanmasından kaynaklanmaktadır.

Peki, gerçek ve hakikat nedir? Bu iki kavram arasındaki anlam farklılığını vurgulayan ve titizlikle ayrılmasını öneren isim Orhan Hançerlioğlu'dur. Orhan Hançerlioğlu Felsefe Sözlüğü eserinde, ''gerçek'' kavramını bilinçten bağımsız, somut ve objektif olarak var olan şeklinde açıklarken ''hakikat'' kavramını ise gerçeğin bilincindeki yansıması olarak tanımlar. Hakiki deyimi hakikat olanı ve hakikatle ilgili olanı dile getirir. Hançerlioğlu ''gerçek'' sözcüğünü objektif gerçeklerin ürünü, ''hakikat''i ise gerçeğin bilinçteki yansımaları olarak değerlendirir. Örneğin elimizde tuttuğumuz bir kalem gerçek, onun zihnimizdeki yansıması hakikattir. Hakikat, gerçeğin kendisi değil, yansımasıdır ve düşünceyle nesnesi arasındaki uygunluğu dile getirir. Şöyle diyor Orhan Hançerlioğlu; '' Soyut gerçek yoktur, gerçek daima somuttur. Gerçek, bilinçten bağımsız, somut ve nesneldir. Bilinçten bağımsız olarak tüm var olanlar gerçektirler. Bu anlamda gerçek deyimi, özdek (madde) ve nesne deyimi ile de ilişkilidir. Özdek, bize duyumlarla verilen nesnel gerçekliktir. Tüm nesneler de gerçektirler. Gerçek deyince bilincimizin dışında nesnel olarak ortaya çıkmış bulunan nesne, nitelik, koşul, durum vb. gibi olgu ve olayları anlarız. Hakikat da bu nesnel gerçeğin bilincimizdeki yansısıdır. Hakikat'in ölçütü, bu nesnel gerçeğe uygunluğudur. Hakikat, gerçeğe uygunluğu oranında gerçek olur. Demek ki doğadaki gerçeğine uygun olmayan bir kuramın hiçbir değeri yoktur. Bu anlamda gerçek, kılgı (uygulama, pratik) kavramıyla da ilişkilidir. Bir kuramın doğru olup olmadığını pratikle, gerçekle deneyerek anlarız. Yapmamız gereken gerçekleri, tasarımlarımıza uydurmaya çalışmak değil, tersine tasarımlarımızı gerçeklere uygun kılmak ve böylelikle hakikati elde etmektir. Duyumlarımız, algılarımız, tasarımlarımız, kuramlarımız nesnel gerçeğe uygun oldukları oranda hakikat olur. Demek ki her hakikat da nesneldir. Gerçek'e uygun düşmeyen öznel kanılarımız, tasarımlarımız, düşlerimiz, yapıntılarımız ve yanılsamalarımız hakikat değildir. Örneğin ''hayalet'' hakikat değildir, uydurmadır ve yanılsamadır, çünkü düşüncelerimizin dışında var olan bir gerçeği yoktur.'' (Orhan Hançerlioğlu Felsefe Sözlüğü sayfa 132. Remzi Kitapevi, geliştirilmiş 7. baskı)

Gerçek ve hakikat kavramlarını birbiriyle kıyaslama yaparak konuyu biraz daha derinlemesine inceleyelim:

Gerçek, ideal, şartlı, potansiyel ya da olanaklı olana karşıt olarak, aktüel, somut, olgusal ve zihinden bağımsız bir var oluşa sahiptir. Gerçek, kurgusal, yanıltıcı, gerçek olmayan, yapay, fantezi ya da imgesel olana karşı olarak algıdan ya da zihinden bağımsız bir biçimde var olan, tözsel (asıl, temel, cevher) ya da nesnel bir var oluşa sahip olan, geçmiş veya gelecekte teorik bir yapım olarak değil de, şimdi aktüel olarak var olan bir kelimedir.

Hakikat ise, en genel anlamda dini, bilimsel, ahlaki, vb. hakikatler bağlamında, bir bilgi alanı ya da disiplinin konu aldığı varlık alanı ile ilgili temel doğrular bütünüdür. Bununla birlikte hakikat, gerçekte bir şeyin kendi özü içinde örtüsünü açarak ortaya çıkması ve insanın bunun farkında olması durumudur. Hakikat, varlığın gizinden çıkarak olagelmesi ve insanın bunun bilincinde olması halidir. Daha açıkçası gerçek, zihinden bağımsız nesnel varlıklar iken hakikat, gerçeklerin zihindeki yansımasıdır.

Sonuç olarak, gerek akademik yaşamda ve gerekse normal günlük konuşmalarımızda büyük bir titizlik ve özveriyle kavramları birbirinden ayrıt etmeliyiz diye düşünüyorum. Yazımızın konusu açısından, gerçeği insan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel (objektif) olarak var olan her şey şeklinde; hakikati, nesnel gerçekliğin bilinçteki, kendine uygun kavramsal yansıması şeklinde, doğruyu da düşünme yasalarına uygun biçimde ifade etmenin işlevsel ve mantıklı olacağı aşikardır.