Spor da siyaset gibi başarısızlığa toleransın pek görülmediği bir alan. Fenerbahçe’nin durumu ligin ilk yarısında parlak değildi. Takım tekliyordu, taraftar huzursuzdu. Maçları izlemek içimden gelmiyordu. Ama Fenerbahçe ikinci yarıda oynadığı maçların biri hariç hepsini kazandı. 18 maçta 17 galibiyet, bir beraberlik geldi. Şampiyon olduk.
Can Paker telefon edip de “Bu kez Fenerbahçeliler buluşmasına Aykut Hoca’yı da çağırıyoruz” dediğinde heyecanlandım. Aykut bizim gönlümüzde 1996’daki Trabzonspor maçı sonrası yaptığı açıklamayla o zaman taht kurmuştu.

Unutmuş olanlar olabilir, tekrar edelim: Fenerbahçe, Trabzon’da 5 Mayıs 1996’da kritik bir maç yaptı (Beraberlik Trabzon’a yetiyordu). Fenerbahçe, Aykut ve Oğuz’un golleriyle maçı 2-1 kazandı ve şampiyonluğun yolu açıldı. Aykut maç sonrası Türkiye’nin yerleşik futbol alışkanlıklarına uzak düşen tarihi önemde bir değerlendirmede bulundu: “Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor, kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum.” Başkan Ali Şen, Aykut ve Oğuz’u takımdan kovdu. Gerekçe şuydu: “Fenerbahçe’nin galibiyetine sevinmeyenin Fenerbahçe’de işi yoktur, olamaz. Çünkü bu Fenerbahçelilik değildir.”

Futbolumuz için şans 
Can Paker, Otağtepe’deki evinin önüne bir Fenerbahçe bayrağı, salona da “Sen bizim Kocaman gururumuzsun” flaması asmıştı. Paker mavi pantolon, sarı-lacivert kravat ve sarı bir ceket giymişti. Konuklar için sarı-lacivert formalar hazırlanmıştı. 1965 yılında son kez giydiğim Tarsus İdmanyurdu’nun forması da sarı-lacivert olduğu için durumu pek yadırgamadım. Aramızdan biri (Eser Karakaş) formaya sığmayınca, formasını sırtına bağladık. Galatasaraylı komşu evden, yani Mehmet Ali Birand’ın telefonundan Can Paker’e “Bu ne görgüsüzlük” diye mesaj atılmıştı.

Aykut’un “Tribünlerin genel ve ortalama tepkileri, gerçeğe en yakın olandır. Ben bunu önemserim” sözleri ilgimizi çekti.
Tribün-teknik direktör, futbolcu-teknik direktör ilişkisi her ülkenin kendi kültürel ve duygusal atmosferinde şekilleniyordu. Aykut, Türkiye’nin ortamıyla Avrupa’daki ortamın oyuncuların motivasyonu üzerindeki değişik etkilerine değindi.
Biz sorduk, o cevapladı. Bazen, heyecana kapılıp duygularımızı öne çıkaran yorumlar da yaptık. Aykut’un tepkileri özenli ve gerçekten tahlilciydi.

Fenerbahçe, bir anlamda Türkiye   Aykut, ülkemizdeki ‘futbol aklı’nın olumlu örneklerinden biri. İçinde yetiştiği dünyayı iyi tanıyor, eksiklerini, zaaflarını, üstünlüklerini analiz edebiliyor. İçeriden bakıyor ama mesafeli yaklaşabiliyor.
O gece, bizimle birlikte olan arkadaşların yaptığı heyecanlı yorumlar, ‘Fenerbahçe ortalaması’ndan (ki ‘Fenerbahçe ortalaması’ndan söz etmek, bir anlamda ‘Türkiye ortalaması’ndan söz etmektir) çok uzak bir psikolojide değildi. Fenerbahçe taraftarının en okumuşunun, en eğitimlisinin bile kolaylıkla duygusallaşabilen psikolojisinin tipik örneklerini ortaya koydular.
Birçok alanda olduğu gibi futbolda da akıl, birikim ve bilginin değeri ülkemizde artıyordu.
Aykut’un gece boyunca futbolculara ilişkin yaptığı değerlendirmeler, verdiği rakamlar, futbolcuların hızı, direnci gibi konulardaki saptamaları, bilimsel bulgulara dayalı değişik değerlendirmeleri, yeni bir dönemin algı biçimini yansıtan nitelikteydi.
Futbol, duygusallık dozu zirvede olan bir toplumsal olay olarak bilinir.
Aykut’u merakla dinlerken, onun sakin halinin futbol dünyamızda oluşturduğu değişik ve şaşırtıcı renk üzerine de kafa yordum... Bilgi, sükûnet, zarafet, nesnellik, tolerans gibi kavramlar futbolun ruhuna (özellikle de Türkiye futbolunun ruhuna) ne kadar uygundur-bu elbette tartışılabilir. Ama bunların Aykut’a yakıştığını ve Fenerbahçelilerin böyle bir teknik direktöre sahip oldukları için kendilerini mutlu saymaları gerektiğini söylemek mümkün.