Meclis’e 78 kadın milletvekili girdi. Bu bir rekor, ama Türkiye rekoru. “Gelişmiş” ülkelerin bazılarında kadınların meclislerde ve hükümetlerde yüzde 50 civarında temsil şansı bulabildiğine tanık oluyoruz. Ülkemizdeki Meclis’in yüzde 86’sı hâlâ erkek. (Bu noktaya bile hiç kolay gelinemediğini en iyi kadınlar biliyor.)
Hürriyet’e konuşan bir erkek profesör, kadın-bilim ilişkisi üzerine “çığır açıcı” nitelikte iddialarda bulunacak bir polemik başlatmış. Şaşırmadım. Ben nice okumuş erkek bilirim ki, karısını, sevgilisini döver, onları peş parasız sokağa atmaktan zevk alır, hatta bunları adeta bilimsel bir disiplinle gerçekleştirir.
Profesörü rahatsız eden, kadın öğretim üyelerinin kendileri için “bilim adamı” yerine “bilim kadını” ifadesini kullanmaları. Medyanın yoğun ilgisini üzerinde toplayan “erkek” hocamızın diğer bazı görüşleri de şu şekilde: “…yarın oğlanlar, lezbiyenler, travestiler, onun bunun çocukları ve daha bilmem kimler ayaklanırlarsa ne olacak? Biz ne bilim adamıyız ne bilim kadını. Biz ‘Bilim lezbiyeniyiz’ veya biz ‘Bilim transseksüeliyiz’ diye herkes kendi terimini yaratırsa kim ne diyebilir?”
Kadın kimliğini ve “kimliksel farklılıklar”ı bu kadar sıradan, hatta sıradanın da çok altında kalan bir dille aşağılamaya kalkışan bir insanın profesör sıfatıyla açıklamalarda bulunması, bu açıklamaların ilginç bir boyut içeriyormuş gibi ülkenin gündemine oturabilmesi, çok tatsız bir durum. 

Kadınların nüfus kütüğü
O hocanın söylediklerine ilgi duyan erkek gazeteciler, “tablo”nun farklı yönlerini, mesela Türkiye’deki taşınmaz malların yüzde kaçının kadınlara ait olduğunu hiç merak etmişler mi acaba? Türkiye’de tapuya kayıtlı taşınmaz malların yalnızca yüzde 9’u kadınlara ait. Hocamızın “bilimsel hiyerarşi” açısından bir değişim öngörüsü yok. “Malvarlığındaki dengeler” konusunda “bilimsel bir öngörü”sü var mıdır, bunu bilemiyoruz.
Profesör Ayşe Kadıoğlu Radikal’de Ezgi Başaran’la söyleşisinde ilginç bir noktaya dikkat çekti: “Biliyorsunuz, kadınların bir nüfus hanesi bile yok. Ya babalarının ya da kocalarının nüfusuna kayıtlılar. Bu beni yıllardır rahatsız eder.” 
Neden kadınların nüfus kayıtları kendi üzerlerine değildir? Çünkü devletin temel felsefesine göre nesil, erkekler üzerinden devam eder. Aile erkekler üzerinden devam eder. “Erkek adam” sözünün devamı, “Erkek devlet”tir.
Bu anlayışla örgütlenen devletin erkekleri de “düzenin devamı”nın “güvence”si olarak her zaman “eyleme hazır”dırlar. Kadınlar itiraz ettiğinde hiç vakit kaybetmeden bastırma yöntemlerine başvururlar. Kimisi döver sokağa atar, kimisi öldürür, kimisi beş parasız bir şekilde ortada bırakarak boşar. Bazı bilim adamları da, kadınların “neleri başaramadıkları” konusunda bilimsel yetkinlik düzeyi yüksek tezler öne sürmeyi sürdürürler. 

Kadın yoksa demokrasi de yok
Meclis’teki kadın sayısının anlamı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Dilsel alışkanlıklarından, “dilsel ayrımcılık zevkleri”nden bile ödün vermek istemeyen erkeklerin dünyasında yaşıyoruz… Evlenme, boşanma, aile içi şiddet ve taciz, malların paylaşımı, ayrımcı kanunların, uygulamaların değiştirilmesi gibi noktalarda erkeklerin kendi inisiyatifleriyle harekete geçmesini beklemek gerçekçi değil.
Kadınlar, yalnızca kadın hakları değil; demokrasinin içselleştirilmesi, insan hakları, barışın gerçekleştirilmesi
gibi bir dizi temel konu nedeniyle de siyasette var olmak zorunda.
Ancak kadınların toplumsal etki alanları daha sağlam bir zemin kazanabilirse, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik, insanlık gibi kavramlar yaşamda daha gerçek bir karşılık bulabilir. Bilim dünyamızın tartıştığı konuların içeriğinin biraz daha anlamlı bir düzeye çıkabilmesi için de “kadın ağırlığı”nın kendini göstermesi şart.