Sivas davası ‘zamanaşımı’ gerekçesiyle tarihin karanlıklarına gömülme riskiyle karşı karşıya. Halbuki bu davayı yürüten mahkemenin “İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz” anlayışından hareket ederek zamanaşımına karşı durması hiç de zor olmayabilirdi. Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere atıfta bulunulabilir, evrensel hukuk kuralları temel alınabilir, zamanaşımı noktasına gelinmeyebilirdi.
Tabii zamanaşımı bu davada yaşananların yalnızca bir yönü... Asıl önemli olan, tezgâhçıların ortaya çıkarılabilmesi, büyük katliamın arkasındaki devlet iradesinin sorgulanabilmesi.
Dönemin Başbakan Yardımcısı rahmetli Erdal İnönü’ye, “Neden devlet güçleri 12 saat kuşatma altında olan bir otelin etrafındaki kalabalığı dağıtmadı ya da dağıtamadı? Her yere yetişen devlet, kocaman bir askeri alayın bulunduğu Sivas’ta şehir merkezindeki bir kuşatmayı kaldırıp katliamı engelleyemedi? Bunu hiç merak etmediniz mi?” sorusunu yöneltmiştim.
Erdal Bey şöyle demişti: “Evet, ben de bu durumu merak ettim ve bir MİT yetkilisine sordum. Bana cevabı şu oldu: ‘Bazen bazı hareketlerin (İslami hareketi kastediyor) gazını almak için onlar serbest bırakılır. Yapılan budur’.”
Gaz almak
Peki, kim veya kimler o dönemin ‘İslami hareket’inin gazını almak amacıyla böylesine bir katliamı tezgâhlamış olabilir? Konu aslında hiçbir zaman bu yönüyle araştırılmadı.
O dönemde (1990’lar) iç çatışmaları kışkırtan güçler devlet içinde etkiliydiler. Amaç, Alevi-Sünni gerginliği üzerinden çatışma ortamı yaratmak ve böylece iktidar üzerindeki etkinliği sürdürmekti. Hedeflenen, geçmişte Kahramanmaraş’ta, Çorum’da yaşanmış olanlara paralel tarzda bir tezgâhı yeniden yürürlüğe sokmaktı.
Birkaç yıl sonra aynı güçler İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde başka bir kontrgerilla oyununu ortaya koydular ve 20 civarında yurttaşımız hayatını kaybetti. Ümraniye’de de benzer bir provokasyon tezgâhlandı. Bunların hepsinin birbiriyle ilgisinin olduğunu şu an çok daha net bir şekilde görebiliyoruz.
Sivas katliamı davasının zamanaşımı nedeniyle düşürülmesi, bu davanın yeniden ele alınması için bir vesile olabilir. Kötü durumu, belki de bu kötü durumdan kuvvet alarak iyiye çevirebiliriz.
Şimdi dosyalar yeniden açılabilir. Yazışmalar, haberleşmeler incelenebilir. Devletin birçok bilgi ve belgesine artık egemen olduğunu söyleyebileceğimiz AK Parti hükümeti, İslami hareketi de açmaza sokan bu büyük tezgâhın aydınlatılması için harekete geçebilir. Hükümet, Sivas’taki provokasyonun ‘gerçek yönü’nü aydınlatmak amacıyla dosyanın yeniden açılmasına önayak olabilir, olmalıdır.
Sivas katliamı davasını, yalnızca (bir kısmı yargılanan, bir kısmı kaçak olan) tetikçilerden kaynaklanan bir meseleyle sınırlandırmak çok yanlış. Bu ülkeyi bir katliamlar ülkesi haline getiren, kendi iktidarları için her türlü vahşeti ve katliamı mubah sayanların oluşturduğu ‘devlet anlayışı’nın sorgulanması ve açığa çıkarılması büyük önem taşıyor.
1937 Dersimi’ndeki iradeyle Sivas katliamını gerçekleştiren irade arasında öz itibariyle bir fark yok. Yakın tarihimizin acılarla dolu öykülerinde ‘başrol oyuncusu’nun değiştiğini söylemek zor. Biz ondan, yaptıklarının hesabını hiçbir zaman doğru dürüst soramadık.
Sivas katliamında tezgâha alet olup cinayetlere tetikçilik yapan ve kendini ‘İslamcı’ veya ‘dindar’ olarak tanımlayan bazı kişilerin ve kesimlerin de “Biz kimin aletiydik” sorusuna cesur bir cevap verebilmesi, bu bağlamda büyük önem taşıyor.
“Bizim mahalleyi koruma içgüdüsü” olarak da özetleyebileceğimiz bir davranış biçimi (Hrant Dink cinayeti sonrasında yaşananları da bunun bir örneği olarak değerlendirebiliriz), büyük cinayet ve katliamların karanlıkta kalmasında etkili olabiliyor.
Kalıcı bir sonuç elde edebilmenin en temel şartı, tarihimizdeki ‘devlet merkezli katliam’larla (kimin yaptığına bakmaksızın) köklü bir yüzleşmeye cesaret edebilmek.