Çevremde üç edebiyat öğretmeni. Karadeniz’in sert dalgaları kıyıya vuruyor. Diyarbakır’dan bir gün sonra tamamen farklı bir iklimde, farklı bir siyasi atmosfer içindeyim. Karadeniz’in Ordu ilindeyim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün öncülüğünde Ordu Valiliği’nce düzenlenen ‘Konuşan Kitap Şenliği’ için buradayız.
Sohbet ettiğimiz edebiyat öğretmenleri değişik siyasi görüşlerden olduklarını söylüyorlar. (Aynı zamanda belli ki kendi aralarında iyi arkadaşlar. Bu da Türkiye’nin diğer yerlerinde pek alışık olmadığımız bir durum olarak yorumlanabilir.)
Sıcağı sıcağına merakımı gidermek için soruyorum. “Diyarbakır buradan nasıl görünüyor? PKK eylemleri nasıl bir etki yapıyor. Özellikle MİT-PKK görüşmesinin tutanaklarının basına yansıması burada nasıl karşılandı?”
Muhafazakâr görüşlere sahip olduğunu söyleyen öğretmen cevaplıyor: “Buradaki genel tavır şöyle: Hükümetin siyasetlerini genel planda olumlu görenler bu görüşmeye de olumlu yaklaşıyorlar. Bir çözüm üretilsin ve çocuklarımız ölmesin düşüncesi bu kesimlerde egemen. ‘Ulusalcı’ diye adlandırılanlar, yani hükümete muhalefet edenler ise bu görüşmeye tepki gösteriyorlar.”
Bunun üzerine diğer öğretmenlere döndüm ve düşüncelerini sordum: “Evet muhalif kesimler bunu da eleştiri konusu yapıyorlar. Ama bize sorarsanız, ‘gençlerin ölümüne çare olacaksa, acılar dinecekse görüşülmelidir’ düşüncesindeyiz.”
Ulusalcı oldukları anlaşılan iki öğretmenin yaklaşımı da gerçekten ‘çözüm’ fikrine yatkın görünüyor.
Ben bu ilginç tabloya işaret ederek soruyorum: “ Görüşme ve müzakere için bir kuvvetli karşı havadan söz edemeyiz’ diyebilir miyim?” “Evet” diyor öğretmenlerden birisi: “Saplantılı ulusalcılar hariç, buradaki genel eğilim bir çözüm bulunmasından yana...” 

Karadeniz’deki hava
Karadeniz, milliyetçiliğin güçlü olduğunu, Kürt sorununda tepkiselliğin fazla olduğunu düşünebileceğimiz bir yöre gibi algılanabilir. Ne olursa olsun, buradaki hava bana iyi geliyor. Diyarbakır’da ve çevresinde patlayan bombaların, çatışmalarda yaşamını yitiren insanların acısı, tabloya ne kadar “yapıcı” bir şekilde yaklaşırsak yaklaşalım, ruh karartıcı bir boyutunun olduğu açık. Bu tablonun psikolojik etkisinin Türkiye’nin birçok yerinde çeşitli yankılar bulması kaçınılmaz. Bu duygular içinde Ordu’nun sokaklarında dolaşıyorum, yurttaşlarla selamlaşıyorum ve tabii herkesin merak ettiğini onlar da merak ediyorlar: “Ne olacak bu işin sonu?”
Ben de dönüp onlara soruyorum. Umduğumdan daha rasyonel ve çözüme yatkın cevaplar alıyorum ve bir anlamda şaşırıyor, daha çok da memnun oluyorum. 

“Tam da ne istendiğini anlamış değiliz”
“Bence artık yolun sonuna gelindi. Kimse buradan öteye gidemez. Bir çözüm üretilmesinin zamanı çoktan geldi. Yaşanan çatışmaları da son çatışmalar gibi yorumluyorum” diyor bir Ordulu. Diğeri söze giriyor: “Artık TSK’nın bu işin çözümünden nemalanma dönemi bitti. Bence artık buradan çözüme daha kolay gidebiliriz.”
Söze giren bir başka Karadenizli: “Ben hükümetle PKK ya da MİT’le PKK arasında ne konuda anlaşmazlık olduğunu anlamış değilim. Bunlar ne istedi de verilmedi, doğrusu merak ediyorum” diyor.
Ardından Kürtçenin öğretilmesi tartışması başlıyor. Fikirlerin değişik olmasına rağmen, olgun bir hava olduğunu ve tartışma düzeyinin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Aşırı bir öfke veya tepkisellik yok.
“Körü körüne tartışma dönemi bitti” diyorlar. “Peki” diyorum, “Karadeniz’in diğer yörelerinde de hava böyle mi?” “Evet aynen böyle, biz artık eskisi gibi değiliz. Ordu’nun havası Türkiye’nin ortalamasıdır sözü Demirel’indir ve yanlış değildir.”
Ben mi yanlış bir havaya kapıldım, iyimserliğim mi tuttu nedir, bunca çatışmaya ve acıya karşın Karadeniz’den sakin ve çözüme yatkın bir duygu alıyor olmak bana mutluluk veriyor.
Durum o kadar da fena değil anlayacağınız...