Her şey ticarileşmeli. Hem de her şey. Sevdiğimiz şarkılardan başlamalıyız. Mazhar Fuat Özkan örneğin, en sevdiğimiz şarkılarını o bankaya satarak başladıkları o yolculuğu hızlandırmalılar, Zülfü Livaneli özgürlük şarkısını ilgili GSM firmasına geri vermeli. Hemen, hemen her şeyi özelleştirmeliyiz. Bizler, bizim olan tüm ama tüm şeyleri kaybetmeliyiz, yeter ki Türkiye'nin Müslümanlara ve millete ait olduğuna dair elimizdeki tek belge olan İstiklâl Marşı'nı yitirmeyelim!
Bir+Bir'in okurlarından özür niteliğinde yayınladığı İstikbal Marşı'nın tartışıldığı NTV'deki canlı yayının tekrarını iki kez izledim. Türk-İslam sentezinin neden şizofrenik olduğunun kanıtı gibi orada duran eski “şair” yeni “İstiklal Marşı Derneği Başkanı” İsmet Özel açıkça savcıları göreve çağırıyordu. Bir+Bir kurban edilmeliydi. Zamanı gelmişti. Bu dergiye birileri haddini bildirmeliydi. Programı böyle bir tehditle açtı Özel. O ki geçmişin solcusu günümüzün alevilere küfreden, kürtleri yok sayan faşistiydi. Gençlik döneminin şiirleriyle içinde edebiyat aşkı büyüyen bizlere yok oluşunu müjdeler gibiydi. Her şeyimiz gibi İsmet Özel'i de kaybetmiştik.
Özel, hepimize parmağını savura savura İstiklâl Marşı'nı Alman ve Fransız kurtuluş marşlarıyla yan yana tutarak örnekler veriyordu. Sanki Bir+Bir dergisinin sisteme getirebileceği yegane eleştiri Batılılığın garip müziğiyle doğululuğun liriğinin o oksimoron birleşiminin sözlerinin değiştirilmesinden ibaretmiş gibi. Her şey garipleşiyor artık. Şarkılarımızı reklamlarda söylüyorlar, filmlere satıyorlar, bunların karşısında kimse ses çıkarmıyor, sonra kocaman bir toprak parçasına atfedilen; ama içeridiklerin %60'ına hadi oradan diyebilecek kadar pişkin bir kitlenin milli duyguları zedelenmesin diye sevdiğimiz dergilere saldırıyorlar şimdi de. Yetmedi, yetmeyecek.
Metis Ajandası, Bir+Bir derken yasakçı uygulamaların ne kadar büyüyeceğini görüyoruz. Artık kenar mahalle kitapçıları dev “store”ların galibiyetinde yavaş yavaş terk ediyorlar sokakları. Onlar artık sahaf. Hepimiz ellerimizde afili kahvelerimizle gidip afili “bookstore”lardan ya da internetten alıyoruz kitaplarımızı. Her şey güzel, her şey steril, her şey tam da onların istediği gibi. Eskiden bir kitabı alırken sohbet ettiğimiz o insanlar yoklar, onlar haysiyetli bir köşe bulup kendilerine orada satıyorlar kitaplarını, İletişim'den çıkan eski bir kitap sorduğunuzda konusunu dahi hatırlayanlar, sosyalist düşünürleri tanıyanlar geride kaldı. Şimdi Elif Şafak çok satıyor. Tolstoy'u zaten klasikler serilerinden dandik bir şekilde basmışlardır. Zaten bu aralar aşk romanları değil seks romanları gündemde. Şimdi her şey “fast food”, şimdi onların, milliyetçilerin kutsalları hariç her şey “fast food”.
Ama farkında değiller, en çok da kendileri tüketiyorlar figürlerini.
Mustafa Kemal'li saatleri, Mustafa Kemal'li duvar saatleri, Mustafa Kemal imzalı dövmeleri, kıravat iğneleri... Türk Bayrakları, 1 liraya satılan bayrak figürleri, bayrak t-shirtleri, her yerden akan milliyetçilik kareleri. Onların sevgi gösterileri. Satılabilen bir yurtseverlik duygusu. Şimdi düşünüyorum da, kutsalları diye korudukları, en sevdiğimiz dergileri raflardan çekmelerine neden olan marşlarını da okumayı beceremiyorlar. Çoğunun değil tamamını, iki kıtasını bile bilmediği o şiiri (içerik yönüyle tam bir etnik ve dini merkeziyetçilik abidesi!) o berbat besteyle okurken eminim ne dediklerini çoktan unutmuşlar. Biçimin içeriğe ettiğini yaşıyorlar.
Bizim Cumhuriyet tarihimiz batılı müziğin doğulu kalplerimize ettiği gibidir.
Bizim Cumhuriyet Tarihimizin vardığı nokta Serdar Ortaç'tır, Ferhat Göçer'dir, Hadise'dir.
Bu tarih ne bizim ne başkasınındır, biz bu tarihe aitizdir, tarih bize değil. Dilimizi dinimizi belirleyen odur, nereden ne maksatla geldiğimiz belli olmayan bu toprakların tek hakimiymiş gibi davranma hakkını o marşlardan, o ihtişamlı dizelerden alırız biz.
Korkmayın, yakında saat 12'yi vurduğunda İstiklal Marşı çalan Guguklu Saatler, İstiklal Marşı duyunca saygı duruşuna geçen aslanlar falan sarar her tarafı.
Korkmayın, bu dev riyakârlık elbette sürer. Ve bu riyakârlık sürdükçe “ne mutlu çekip gidebilene!”