Biz aşağıdaki mesele ile uğraşırken, çocuklar yine topluca ölüverdi, öldürülüverdi.
13 şehit asker... Bir de “ölü ele geçirilenler”.
40 bin diyorduk en son; kaç oldu toplam?
Hani 15 Haziran meselesi bitmiş, hani boykot bitirmeye az kalmıştı.
Birileri kan bitmesin diye doldurup boşaltıyor silahları.
“Gençlik ve Spor” bayramına şike kiri bulaşmış ülkede “Gençlik ve Ölüm” matemi bitmiyor!
***
Giresun, Gaziantep, Samsun, Şanlıurfa, Adana, Erzincan, Bursa, Konya, Diyarbakır…
Evlatların pusuda, çatışmada veyahut başka türlü; alev alev ölümü bölge bölge, hane hane dolaşmaya devam ediyor.
“Barış”ın B’sini “Boykot”un veya “Baskı”nın B’sine kilitleyenler ister sert konuşsunlar, ister mülayim; ölümden ötesi var mı?
Belli ki, bu alev alev hanelerden tüm yurda, ister Batı’ya, ister Doğu’ya sürekli “kin ve nefret” yayılması devam edecek.
Yangınlara yangınlar eklensin; küller asla küllenmesin diye.
Tamam da, gelin bu tarihi, sosyolojiyi, politikayı şehit uzman çavuşun 6 aylık canı Damla’ya anlatın. Ya da, beri yanda isimsiz isimsiz acılardan acılara sürüklenen onca çocuğa.
***
40 bin ölü diye tüm ölülerinin korkunç rakamını, büyüklüğüne adeta hayret ederek kafadan ayrımsız toplayan ama fiilen ölümü, ölüyü, acıyı ayıran, kendini, insanlığını bölen…
Yangına yangınla, aleve alevle, kine kinle mukabeleyi kültür edinen bir toprakta barış umudu ne huzursuz bir umuttur!
Bu huzursuz umudun bile azıcık güneş açtığı her an; mermi mermi, mayın mayın, bomba bomba, pusu pusu ve şüphe şüphe nasıl bir gök gürültüsü, nasıl bir sağanak ölümdür!
***
Bin tür siyasi, stratejik, çok bilmiş öfkenin yahut itidalin; ezber, açıklama veya kuşkunun hiçbiri şu anda cenaze evine girmez.
Ama yaşayanların bunca ölüye borcu; ne pahasına olursa olsun hakikatin, hakkaniyetin peşinde koşmak.
Yüzde 50’lik bir hükümet de, 30 yıldır “terörle mücadele” eden kurmaylar da, Meclis’te bir gıdım adım yaratamamış tüm siyasiler de; demokratikleşme deyip ölmeye, öldürmeye evlat koşan ya da onlara tabi kalan herkes de bu borcun sahibi.
Tahrik, nefret, intikam, kin, kıyım; ruhu cennete varmak isteyen hiçbir genç ölünün son arzusu olamazdı kolay kolay.
Birkez ölen, ölümü bilir!… Sadece bize söyleyemez!
Not: Yeri değil ama, belki de tam yeri. Bakın, ölü 13 askerin muhtemel “komutan”ları, bir uzman jandarma çavuş, bir de uzman çavuş.
Bu canların ölümüne infialle ayağa kalkan bir ülke; pusuya, yangına, ölüme kolayca “komutan” diye sürülen bu profesyonel askerlerin, bir tas çorba, bir bardak çay içmeye dahi bir ordu evi kapısından içeri alınmadığını da artık ezberlesin olur mu!
Yoksul çocukların ölülerini kutsayan bir devlet (ve millet) onların canlısını bu kadar hor görüyorsa; 40 bin ölünün üstüne bunca ölüm biraz da bu yüzden!
Şerefli ikincilikten şerefli ikinci lige!
Haberler dışında artık yazacak çok şey de yok.
Kiminin aç, kiminin sefil, kiminin endişeli, kiminin ürkek, kiminin ölmeye öldürmeye sürüklendiği, kiminin çocuklarına bir gelecek hazırlayamamanın bunalımında cinnet olduğu bu cennette, her gün onca kadının öldürüldüğü, onca çocuğun ölüme doğduğu bu yalnız ve güzel ülkede; futbolun cehennemini bu kadar konuşmak da ayrı bir günah ama…
Günlerdir “Fener”i temkinle ama futbol adına öfkeyle izleyen bir Beşiktaşlı olarak şimdi hüsranla rahatladım…
Ve o huzursuz, hüzünlü rahatlıkla isyan ediyorum!
***
Bu çirkefe; ister hatır gönülle, ister transfer ya da çıkmayla; ister kartalla, kanaryayla ister atla bulaşmış (daha doğrusu bulaştırılmış) hangi kulüp varsa…
Düşürün gitsin!
Önce bizi düşürün!
“Şerefli ikincilik” takımı hiç değilse “Şerefli ikinci lig” takımı olur bir süre.
Kendi takımından attığı bir Belediye futbolcusundan bile bu kadar ürküp olanca piyasa şımarıklığıyla “harama tenezzül eden” varsa, gölge etmesin artık.
***
Diğer büyük ve küçüklerin de tarihindeki nice haysiyet sayfası gibi…
Beşiktaş, “Kara Kartal” sıfatını, galip geldiği ve şampiyon olduğu bir maçla değil…
Tam tersine, kazanamadığı ve şampiyonluğu kaybettiği bir maç sonunda aldı.
Bir matemdeydi o gün Beşiktaş.
Tarih 16 Haziran 1933’tü.
Bir gün önce, Şeref Bey’i toprağa vermişlerdi.
Rakip deplasmanda Fenerbahçe’ydi. Beraberlikte Fener, yenerse Beşiktaş şampiyondu.
Yastaki takım, başında Hakkı Baba, sahaya simsiyah çıktı. Ya da kapkara.
Fenerlilerin göğsünde de siyah kordela.
Beşiktaş neredeyse 90 dakika bastırdı, tek kale oynadı, bir golü haklı, haksız sayılmadı. Ve maç 0-0 bitti.
Fenerbahçe şerefiyle şampiyon oldu; Beşiktaş’a şerefli ikincilik kaldı.
İşte o yastaki, ama kartal gibi iki kanattan sürekli saldıran, bir hesaba göre 70’e yakın akın geliştiren siyah takım, kazanamadığı halde “Kara Kartal” unvanını aldı.
Ayak oyunuyla da olsa kazandığı için değil; kazanamasa dahi yüreğini, ciğerini, ayağını, kafasını bir sevdayla, tertemiz sahada uçurduğu için.
***
Şimdi o akın akın Kara Kartal’ı birileri alıp herhangi bir İbrahim Akın’ın ayağına serdiyse…
Esas Şeref o gün ölmüştür; yeniden ölen tüm şereflerle, şereflilerle birlikte.
Eğer öyleyse…
Düşsün Beşiktaş…
Şerefli ikincilikten şerefli ikinci lige…
Her maç kendi yasını tutsun; simsiyah bir formayla…
Üstündeki lekelerden arınıp yeniden beyazı tarihinin ak sütü gibi hak edene kadar!
Not: Çuvaldız kendimize; iğne de ötekilere. Kim kirlenmişse, hadi temizlenmeye!
Tabii; siyaseti, medyası, askeriyesi, piyasası, “sanat dünyası” da kirle hemhal olmuş, alttakilerin ezilmesine abanıp güçsüzler üstünde tepinen bir sistemde bekliyoruz bunu!
Adaletsizliğin her haneye tecavüz edebildiği, ayak oyunlarının insan hayatlarıyla oynadığı bir dünyada; temiz bir ayak oyunu arıyoruz!
Kendinden, kendi içinden nefretle dolmuş bir ülkede; kitlesel sevdalara ruh arıyoruz.
Sevdiğini bile öldüren, hiç değilse hırpalayanların “sosyal ortam”ında, renkli sevdalarımız temiz kalsın diye mırıldanıyoruz.
Futbolu kuşatan; piyasa, medya, siyaset, yerel veya ulusal, küresel menfaatlerin; sahanın yeşilini kumar masalarının çuhasına döndüren bir bahis manyaklığının orta yerinde, tertemiz bir aşk bekliyoruz.
Yuh diyemeden doya doya bu ülkeyi kanatan, kirleten gelmiş geçmiş herkese; futbolun kiri ve şiddetine öfkeleniyoruz.
Aynaya doğru dürüst bakmadan; doğruluk ve dürüstlük talep ediyoruz!