Pat diye sordu, makineli tüfek gibi sıraladı:

Savaş çıkar mı?

Peki hangisiyle?

Ya da önce hangisiyle?

İsrail’le mi? Rumlarla mı? Suriye’yle mi?

Türkiye bir savaşa girer mi?

 

***

 

Fakat Hazım; sondan başlarsak, Türkiye zaten “sürekli ve süresiz bir savaş”ta değil mi?

Kendini yiyip bitirmiyor mu?

Sınır ötesine uçmuyor mu? Sinir ötesine düşmüyor mu?

Memleket her gün üçer, beşer, onar ölmüyor mu?

Öyle böyle, savaşa yollamıyor mu analar çocuklarını, öyle böyle, savaşta kaybetmiyorlar mı dört bir köşeden evlatlarını?

Savaştan hiç çıkmadan savaş çıkar mı?

 

***

 

İnsan mırıldanıyor:

Hem Suriye, hem İsrail’le aynı anda “savaş haleti ruhiyesi”ne giren bir başka devlet olmamıştır ve olamaz herhalde ömrümüzün yeteceği bir tarihte.

Bu bir başarıysa; başarı hakikaten!

Hani Suriye ve İsrail birbirini yok etmek isterken, yani tarih bugüne kadar böyle yazılmışken, bir sürpriz, bir plase!

 

***

 

Nasıl oldu bu iş?

Muamma mı, Kazım!

Sıfır sorun” derken; şimdi İsrail’e, Suriye’ye, dünyadaki adı “Kıbrıs Cumhuriyeti” olan “Kıbrıs Rum Kesimi”ne, Karabağ’dan dolayı Ermenistan’a aynı anda ultimatom veren bir devlet var.

Tek tek say; “haklılık, meşruiyet” de mevcut; bir acayip öfke de.

Çaktırmadan, alnına “Füze kalkanı” dayanacak İran’ı da ekle; kardeşçe konuşur gibi didişilen Kuzey Irak’ı da koy.

Rumlarla gerilimin öteki adı da Yunanistan olacağı için; kalıyor, bir Bulgaristan, bir de Gürcistan! Bir de Nahçıvan!

 

 

***

 

Belki, ordu ile problemli bir iktidar, komşularla problem istemiyordu.

Komuta kademesiyle artık sıfır sorunlu iktidar, problemsiz komşuluk yapamıyor!

Büyük devlet” de belki böyle olunuyor. Yani öyle sanılıyor.

Fakat parçalanmaktan korkarken nasıl büyüyeceğiz?

Ekonomik büyümeyle övünürken, kabuğumuzda büzülme, küçülme korkusunu nasıl yeneceğiz?

Libya, Mısır, Suriye, Somali filan… Hepsinde ders veriyor, hepsinde dünya aleme ciddi şeyler diyoruz.

Fakat, sen yanıyorsun, ben yanıyorum, burası yanıyor, Nazım!

Tutuklu üstüne tutuklu, şehit üstüne şehit, toplu mezar alt üstüne onca kayıp.

O kadar iç kanamalıyız, öyle kana kana kanıyoruz ki; insanlık, hak hukuk, özgürlük, adalet, vicdan adına başkasının yaralarına koşarak belki de kendimizi de kandırıyor, kendi kendimize kanıyoruz.

Tamam, dışı da yaksın ama, içi de bizi çok yakıyor bu cehennemin.

 

***

 

Yoksa al şu sözleri; her köşeye as:

Bu ülkeyi yönetenler, barış için gerekli adımları atmak yerine, her geçen gün barışın önüne yeni engel çıkarmaktadır.

Gerçek güvenlik gerçek barışın inşa edilmesiyle mümkün olabilir.

Barışın yerine ikame edilecek hiçbir şey yoktur.”

Bir an unut, bu “ilkeler”in, “barış” adına bu teşvik ve cesaretlendirmenin, bu tespit ve teşhislerin, bu ufkun tamamen ve sadece İsrail için, Birleşmiş Milletler kürsüsünden söylendiğini…

Çevirme öyle simultane İngilizceye, Fransızcaya, Arapçaya, İbraniceye filan…

Bırak Türkçe kalsın; bir de Kürtçe duyur …

Bırak öyle öznesin kalsın; burada da çıkaralım tadını…

Bir çocuk doğsun mesela, “Barış” koysunlar adını!

 

***

 

Yoksa Cazım, oralar için ne söylendiyse hemen hepsi doğru da…

Burası yanlış…

Yanlış burada!

Yoksa…

Hakikaten…

Barışın yerine ikame edilecek hiçbir şey yoktur!

Gerçek güvenlik, ancak barışın inşa edilmesiyle mümkün olur!