Bahadır Baruter pek güzel bir yazı yazdı Radikal’de. Daha doğrusu sıkı bir cevap verdi “12 Eylül’de generaller yargılanırken sanatçılar, protestocular nerede?” tarzında sorulan ilginç bir soruya. Demek sanatçı ve düşünürlerin, ülkede yaşanan onca demokrasi ihlalini unutup sustalı maymun gibi mahkeme salonlarının önüne koşup protesto etmesi bekleniyor! Demek ülke düşünürlerinin daha geçen gün Sivas’ı tarihimizden silmeye yeltenen bir iktidarla birlikte “kahrolsun darbeciler” diye bağırması umuluyor, öyle mi?

“Zamanaşımı” denen bir kavramı sürekli yaşamlarımıza soktuğu düşünülen bir zihniyetle 12 Eylül’ün yargılanmasındaki sahiciliği nerede aramalıyız diye sormaksızın hooop mahkeme kapısında birikmeli, demek ki. Ya da ülkesinin sanatçılarını açık hedef gösteren bir bakanın fütursuzca söylediği sözleri unutup 12 Eylül’ü uğurlama törenine katılmalı! Orada buluşup darbenin yarattığı anti-demokratik koşulları dile getirmeli!

12 Eylül’ün yarattığı kaos, insan haklarına indirilen darbe, ifade ve basın özgürlüğü önünde biriken engeller, tek tip insan yetiştirme pratiğini protesto eden pankartlar taşımalı, zamanında bu pratik yaşanırken “her şeyin güzel ve halkımız için olduğuna” dair verilen yalan dolu mesajlar da hatırlanmalı, hatırlatılmalı, öyle mi?

Dahası, bu darbenin ardından ANAP iktidarının ülkemize saçtıkları da bir ara gözden geçirilmeli, evet evet! Ardından hep birlikte tarafsız basınımıza demeçler verilmeli ve “Bize bugünleri gösterenlere şükürler olsun!” demeyi de unutmamalı.

Pes.

***


Daha serinkanlı olmaya çalışarak düşündüğümdeyse aklıma şunlar geliyor. 12 Eylül elbette yargılanmalı, sembolik de olsa hesap sorulmalı. Ancak aksayan bir şey var. Bu darbecileri yargılayan ceza kanunumuzun özünde 12 Eylül’e ait bir kanun olduğunu hepimiz farkındayız, biliyoruz! Ya da daha net söyleyelim o günlerden bize kalan anayasanın hâlâ gerçerliliğini koruduğunu, başımıza her ne çorap örüldüyse o anayasa, 1982 Anayasası tarafından örüldüğünü biliyoruz!

O halde 12 Eylül’ün sembolik mahkemesi, asıl köklere dokunamadığı, onları değiştiremediği, o değişim topluma sirayet edemediği müddetçe “sembolik” olarak kalmaya devam edecektir. Birey olamayan insanlardan meydana gelen bir toplum, güruh mantığıyla soluk alıp vermeye mahkumdur. 12 Eylül’ün asıl başımıza ördüğü çorap da budur zaten. Bizi nefessiz bırakan yanı budur 12 Eylül’ün. Bugün yapılan düzenlemelere baktığımızda bu “temel”in izlerini fazlasıyla görüyoruz. Bugünkü iktidar, tıpkı diğer iktidarlar gibi insanlarına “birey” olarak güvenmiyor, eleştirilmekten korkuyor, hayır denmesini istemiyor ve hâlâ “demokrasinin” iktidar üzerinden halka yayılacağına inanıyor. Elbette buna ne kadar demokrasi denilirse!

Sadece 4+4+4 bile buna küçük bir örnektir. İyisiyle kötüsüyle halkı bu kadar yakından ilgilendiren bir konu halk iradesiyle tartışılmalıdır, iktidar iradesiyle değil! Ne tuhaf değil mi 12 Eylül’ün zihniyeti de buydu zaten. “Ben senin yerine bilirim, düşünürüm”dü bu mantık! Dolayısıyla yargılanan iki eski general olacaksa bütün bunların ne anlamı olabilir ki?

12 Eylül’le gerçekten hesaplaşmak mı istiyoruz? O halde gözümüzü sadece 80’lik insanlara değil 82 Anayasası’na çevirelim. Onun ruhumuzda, reflekslerimizde açtığı yarıklara bakalım. Bugün ülkemizde hâlâ oradan beslenen şiddete, sansüre, ifade özgürlüğüne getirilen yasaklara bakalım. Onlara bakalım asıl.

12 Haziran’da verilmiş olan iyi bir söz vardı. Asıl ona yoğunlaşalım. Anayasamızı değiştirelim. Ancak onu değiştirirken bunu halkla birlikte yapalım. BİRLİKTE YAPALIM. Darbecileri yargılayalım, tamam ama asıl darbe zihniyetini masaya yatıralım. Hepimizin zihnine sinmiş olan o darbe zihniyetini.