Ayhan Efeoğlu, 1992 yılında kayıp edildiğinde 25 yaşındaydı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenciydi.
Bir cumartesi günü Beyoğlu’nda oğluyla birlikte yürürken Cumartesi Anneleri’yle karşılaşan Ayhan Çarkın, gözlerinin daldığını anlatıyordu hani. Oğlu dalgınlığının sebebini sorunca, “Ben bu insanların akıbetini biliyorum” demiş, anlattığına göre.
Sözgelimi Ayhan’ınkini: “Şubeden çıkarılan bir paket, ne bu? Patlayıcı öyle mi? Peki ne olacak? Açık araziye götürüp imha edilecek. Tamam. Müdür önde biz ardında yola devam. Trakya tarafında bir yerde ormanlık bir yer; ağaçlar çok öyle boylu değil. Tam paketi açalım derken o da ne? Bir insan. Ayhan Efeoğlu...”
Ayhan Efeoğlu’nun adı anaakım medyamızda ilk olarak böyle anılmış oluyordu. Ne de olsa basınımız, her zaman katillerin sözüne daha çok itibar etmiştir.
Ayhan, 1992’de kaçıranlar açısından namlıydı. Demokratik Üniversite mücadelesi nedeniyle dokuz kez gözaltına alınmış ve siyasi polis tarafından mimlenmişti. 6. Ekim günü okulun önünden, ellerinde telsiz olan sivil polislerce gözaltına alındı. Ayhan Çarkın’ın itiraflarına kadar ondan hiçbir haber alınamadı. Bütün resmi başvurulara rağmen polis ısrarla, “Gözaltında öyle biri yok” diyordu.
Oysa tanıklar vardı. Ayhan’dan 6 gün önce gözaltına alınan Halil Önder, şubede sorgu şefinin “Ayhan’ı neden almadınız? Onun işini daha önce bitirmeliydik” dediğine tanıklık etmişti sözgelimi.
Ayhan’la aynı zamanda siyasi şubede sorguda olan Hacer Arıkan da polislerin kendisine üç kez Ayhan’ın fotoğrafını göstererek, “Aslan bu mu?” dediğini ifade ediyordu: “Ben 29 Eylül ile Ekim 1992 tarihleri arasında Siyasi Şube’de gözaltında tutuldum. 6 Ekim 1992 günü saat 18.00-19.00 sıralarında yeni bir gözaltı olmuş, polisin ‘Ayhan’ı nasıl elimizden kaçırdık’ üzüntüsü sevince dönüşmüştü. 8 Ekim’de bana Ayhan Efeoğlu’nun fotoğrafını gösteren polis ‘Aslan bu mu?’ diye sordu. Bir gün sonra tekrar geldiler. Yine Ayhan’ın fotoğrafını göstererek ‘Ayhan elimizde, çözüldü’ dediler. Aynı şeyleri iki gün boyunca tam 3 kez sordular. Üçünde de Ayhan’ın fotoğrafını göstererek ‘Ayhan elimizde’ dediler.”
Ayhan, o beter 1992 yılında İstanbul’da gözaltında kayıp edilen 6 gençten biriydi. Ailelerin ve İnsan Hakları Derneği’nin başvurularına karşı dönemin İçişleri Bakanı, pek saygın kişilik, herkesin ‘abi’si İsmet Sezgin, “Onlar kayıp değil, firari” deyivermişti. 

Ailenin bitmez çilesi
Ana Feriha, baba Osman Efeoğlu’nun çilesi bu kadarıyla bitmeyecekti.
Sıra, Ayhan’ın ağabeyi Ali’deydi.
1965 doğumlu Ali Efeoğlu inşaat mühendisiydi. 29 yaşındaydı. 5 Ocak 1994 günü Pendik’te gözaltına alındıktan sonra kayıp edildi. Kardeşinden iki yaş büyüktü. İki yıl sonra aynı şekilde kayıp edildi.
Avukatları, Ali Efeoğlu’nun Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce arandığını öğrenmişlerdi. Ayrıca Ali Efeoğlu’nun daha önce tutukluyken tahliye olduğu dosyadaki suç isnatları ile ilgili aranmakta olduğu, gıyabında Şişli 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş bir yıl hafif hapis cezası mevcuttu.
Ali Efeoğlu, daha önce siyasi polis tarafından gözaltına alınmış ve yoğun işkence görmüştü. Ali Efeoğlu’nun ‘mahkûmiyet aldığı’ davanın hazırlık soruşturması sırasında kendisine yapılan yoğun işkenceler nedeniyle 4.1.1980 tarihinde Şişli Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nce verilen ‘7 günlük iş göremez raporu’ var.
Osman ve Feriha Efeoğlu, bu kez oğulları Ali için devletin tüm yetkili kurumlarına başvurdu. Nafile. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Sabri Yavuz “Kayıpları bulmak kolay değil” diye yakındı. Avukatlarının 27 Ocak 1994 tarihinde DGM nöbetçi Cumhuriyet Savcısı’na yaptığı başvuruya gelen cevap pişkin ve gerçekçiydi: “Belki kardeşinin yanına gitmiştir.” 

Kaydı tutuldu, hesabı sorulacak
İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon, yayımladığı bildiride, “Bizler, Ayhan’ı işkenceyle sorgulayan timin şefinin Fikret Işınkaralar, işkence edilmiş bedenini torbaya koyanın Ali Osman Akar olduğunu biliyoruz. Soruşturmayı yürüten savcılar, daha ne kadar susacaksınız? Diğer işkencecilerin isimlerini de bizim mi açıklamamızı bekliyorsunuz?
Ayhan Efeoğlu’nun gömüldüğü yer gösterme işlemini de biz mi yapalım?” diye soruyor. Suçluların listesini bir kez daha hatırlatıyor, devamlılığının şart olmasıyla pek övünen devlete:
“Bizler, Ayhan’ı işkenceyle sorgulayan timin şefi Fikret Işınkaralar’ın, işkence edilmiş bedenini torbaya koyan Ali Osman Akar’ın, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in, Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergün’ün, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in yargılanmasını istiyoruz.
Ali’nin kaybedilmesinden, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i, Başbakan Tansu Çiller’i, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın’ı, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’yi, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ı, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’i sorumlu tutuyor ve yargılanmalarını istiyoruz.
Devlet politikalarında devamlılık esastır ilkesine sadık kaldığını sürekli dilinden düşürmeyen Başbakan Erdoğan birkaç gün önce, Suriye’ye yönelik eleştirilerini yaparken, ‘Halkını katleden meşruiyetini kaybeder’ dedi.
338 haftadır biz de aynı şeyi söylüyoruz ‘Halkını katleden meşruiyetini kaybeder.’ 

Babanın mektubu
Bir de geçen cumartesi günü, Ali ile Ayhan’ın babaları Osman Efeoğlu’nun Cumartesi İnsanları’na yazdığı mektup okundu. Bu mektubun insan olan her Türkiyeliye yazıldığına inandığım için bir bölümünü aktarıyorum:
“Biliyorsunuz ki 19 yıldır Ayhan’ı, 16 yıldır Ali’yi bulmak için çalmadığım kapı kalmadı. Yıllardır ben devlete, devlet bana sordu oğullarımı.
Evim polisler tarafından defalarca basıldı. Bana soruyorlar; Ayhan ve Ali nerede?
Çok yoruldum çok... Artık mecalim kalmadı. Oğlum Ayhan ve Ali’nin akıbetine ulaşmak artık sizin göreviniz. Size güveniyorum. Ne yaparsanız siz yaparsınız. Ben görevimi buraya kadar yaptım. Artık konuşacak, içimi dökecek hiçbir şeyim kalmadı. 19 yıldır içimi döke döke sıvası dökülmüş duvara döndüm. Ben yaşayan bir duvar gibiyim. Eşim Feriha, üzüntüsünden beyin kanaması geçirdi. Şimdi felçli ve hasta...
Sizleri sürekli izliyor ve çalışmalarınızı takip ediyorum. Bu bana güç veriyor. Yüreğim sizinle, verdiğiniz onurlu mücadelenizde…”
Ne kadar çok insan bu ‘onurlu mücadele’ye katılırsa, artık kimsenin bir daha gözaltında kayıp edilmediği, işkence görmediği bir memlekete kavuşmamız o kadar kolaylaşır.
Devlet, önce kayıp ettiklerini bulmalıdır. Hiç değilse kendi meşruiyetine sahip çıkmak için. Başbakan haklı. “Halkını katleden meşruiyetini kaybeder.”