Olağanüstü Halde Normalleşme

15 Temmuz boğaza nazır darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal 7 kez 3 ay süreyle uzatıldıktan sonra olağanüstü hal tedbirlerinin olağanlaştırıldığı düzenlemelerle -halen kökü kurutul(a)mamış bir dizi tehdide rağmen!- bir gecede kaldırıldı…

Hayırlara vesile olsun inşallah!

Gerçi seçimden iki gün sonra bir MHP genel başkan yardımcısının, parlamento seçim sonuçlarına dayanarak ve tabi haklı olarak ki; “davulun reyisin boynunda tokmağın Devleti’in (siz başına derin koyup öyle okuyabilirsiniz) elinde olduğunun bilinciyle, “Meclis’te biz ne dersek o olacak!” demesine rağmen bu yapıldı ya!

Türkiye artık normal, elhamdülillah!

Hem de başkentin karanlık mahfillerinin; “gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane” tarzı, dediğim dedik çaldığım düdük, maksat muhabbet olsun makamından…

Yalnız bu iktidarın normalleşmeden çektiği nedir be kardeşim!

2002 yılında seçimi kazandıkları (bakın iktidar oldukları demiyorum!) günden beridir, bir türlü nihayete ulaştıramadıkları ve vuslata eremedikleri Türkiye’yi normalleştirme çalışmaları devam ediyor!

Çalıştaylar, kurultaylar…

Ne istedilerse veriyorlar, nafile!

Ne diyorlarsa yapıyorlar, beyhude!

Rivayeti de alameti de muhtelif, bu normalleşme denen; ucubenin…

İktidar gibi, kurduyla kuzusuyla, muhalefet de peşinde!

Onların da tek derdi, Türkiye’yi normalleştirmek!

Bütün bu anomalilerin müsebbibi değil mi ki zaten, burjuva parlamentarizmi?

İçeri girenlerin umudu geride bıraktığı şimendifer katarı gibi ardında sürüklediği netameli konularla yüklü ve mahut sandık hileli, seni gidi seni; menhus burjuva demokrasisi!

#OHAL’de, tamam işte…

Gelsin, olağanüstü halde normalleşme!

Mayıs ayında Evrensel Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede; “Türkiye tipi ülkelerde kuvvetler ayrılığından bahsetmek mümkün değildir. Kuvvetler ayrılığı, sanayi devrimini, aydınlanmayı yapmış ülkelerde dahi gerçek anlamda yaşama geçmemiştir. Fakat orada zaman zaman konjonktürel olarak yasama ve yargı hükümetlerden bağımsız olabilmiştir. Yine de devletten asla bağımsız olamamıştır. Türkiye’de yargı da yasama da her zaman yürütmeye, devlete bağlı olmuştur. Bunun yanında iktidarda hangi eğilim varsa ona bağlılık söz konusu olmuştur. Anayasa değişikliğinin tüm maddelerinin 24 Haziran’da yürürlüğe girmesi halinde kuvvetler ayrılığının kırıntısı dahi kalmamış olacaktır.” demişti, insan hakları savunucusu ve ceza hukukçusu avukat Ercan Kanar:

“… Üç yıl süre ile görevlerinden ihraç edilenlerin, ayrıca haklarında soruşturma ve kovuşturma bulunanların pasaportları iptal edilecek. Eşlerinin pasaportları da iptal edilecek. Ortaçağ hukukuna dönüş. Suç ve cezanın şahsiliği ilkesi ayaklar altında. OHAL süresince tam 181.500 kişinin pasaportu iptal edilmiş durumda.

Üç yıl süre ile idari ve adli her türlü mercii yargı kararı olmaksızın, darbe ve “terör” suçları nedeniyle haklarında adli işlem yapılanların iletişimleri denetlenebilecek, haklarında bilgi ve belge toplanabilecek. Eşleri ve çocukları için de aynı işlem yapılabilecek. Şeri hukuk ve engizisyon hukukunun hortlaması.

YÖK başkanı 3 yıl süre ile akademisyen ihracı önerebilecek ve YÖK genel kurulu kararı ile ihraç kesinleşecek. Görevine iadesi yönünde karar verilen akademisyenler eski üniversitelerinde çalışamayacaklar.

Üç yıl süre ile valilerin de ihraç yetkisi olacak.

Üç yıl süre ile MSB ve İçişleri Bakanlarının da memur ve işçi ihraç yetkileri olacak. İhraç edilen askerlerin rütbeleri mahkeme kararı beklenmeden sökülecek.

Üç yıl süre ile Anayasa Mahkemesi genel kurulu salt çoğunlukla, anayasa mahkemesi üyesini ihraç edebilecek.

Üç yıl süre ile Yargıtay birinci başkanlık kurulu da, bir yargıtay daire başkanını ve üyesini salt çoğunlukla ihraç edebilecek. OHAL kararnameleri için 10 yıl süre ile Anayasa Mahkemesine başvuru yapılamayacak.

Gelelim kalıcı sıkıyönetim düzenlemelerine. Tüm valiler süper yetkili OHAL valisi oluyor. Valiler 15 gün süre ile kişi ve kuruluşların şehre veya şehrin belirli bölgelerine giriş çıkışlarını yasaklayabilecek. Sokağa çıkma yasağı ilan edebilecek, kültürel, sportif, inanç etkinliklerini iptal edebilecek. Bir başka vahim düzenleme “örgütlü suçlar”da gözaltı süresi 12 güne kadar uzatılabilecek.

Keza İçişleri Bakanı süper yetkilerle donatılarak, coğrafi yapıda düzenlemeler önerebilecek. Tüm bu düzenlemeler Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine aykırı olduğu gibi, Türkiye’nin taraf olduğu BM ikiz Sözleşmelerine de aykırı. BM Sirakuza ilkelerine göre savaşta dahi ihlal edilemeyecek tüm sert çekirdek haklarımız kalıcı olarak tehdit altında…” diye saptamalarda bulunmuş son yazısında, kehanetin ötesinde…

Ne diyelim, el ile gelen düğün bayram, ki bu musibetten de herkes payına düşeni alacak, elbet!

Hayatın olağan akışını bozan anomalileri, aşırılıkları, alışılagelmiş hale koymak, kuralına uydurmak, hizaya sokmak; yani az biraz tahakküm içerir, normalleşme; bizim gibi daha hâlâ demokrasiyi bile içselleştirememiş ülkelerde…

Peki normal, nemenem bir şeydir; bilir misin cumhur enişte?

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde anlamları şöyle sıralanıyor, “normal”in; eksikliği ve taşkınlığı olmama, ortalama durum, kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun. Zaten Latinceden gelen normalis kökü itibarı ile de tam olarak “gönyeye, ölçüye uygun” demek olup, “kuralına göre” anlamına da cuk oturmuştur yani, normalleşmemizdeki son durum!

Nazi Almanyası’ndaki terminolojiyle ki “Gleichschaltung” denilmektedir; rejimin devleti tamamen kontrol altına alarak dönüştürmek üzere, muhalif tüm odakların susturulup, tüm halkın aynı şekilde düşünmesini ve kimi olguları sorgulamamasını sağlamak amacıyla bütün kurumların elden geçirildiği evreye verilen ve Batı dillerinde tam karşılığı olmayıp çizgi getirme, eşgüdüm ve senkronizasyon olarak tercüme edilen ve normalizasyon diye tanımlanan süreçtir…

Tüm şalterler aynı anda indirilir ve yeniden kaldırıldığında, yeni düzenin kendi kriterlerine göre ayarladığı, faşist eşitleme paradigması ile yeni dönem başlar!

İtalya geri durur mu? Orada da faşist Mussolini’nin “devlet olmak” dediği merhalenin adıdır: “Normalizzazione” yani normalleştirme!

Bizde ise, son 16 yılda kendini daha da arttırarak hissettiren toplumsal yarılmaya rağmen, tekleşen ve toplum mühendisliği ile ayar çektikleri cumhurun tüm etik değerlerini alt üst eden bir öğütücüye dönüşen iktidarımızın alametifarikasının, şapkadan çıkarılan tavşanıdır, normalleşme!

Evrensel tüm doğruları gasp edip kendi formatıyla pazarlayabilme yeteneği ile yaratılan lider kültü etrafında reyise tapınma dürtüsüdür, aslında normalleştirilen!

Ve kapitalizmin zaferidir aslında; hep borçlu bireyler yaratıp ve hiçbir zaman da borcun bitmemesini sağlayarak kendini, yeniden ve yeniden türetip, borca hakim olarak, bağımlılığı arttırmak!

Ancak yönetsel kriz çığ gibi büyürken, ekonomik krizin de alametleri giderek daha belirgin hale gelirken, çekilen onca balans ayarına rağmen, rant ve inşaat üzerinden dağıtılan ulufelerle, ülke daha ne kadar yönetilebilir?

Neoliberal özgürlüğün; doğru seçim yapman koşuluyla seçimlerinde hür olduğun paradoksu ve krizden tek çıkışın ise milliyetçilik üzerinden ötekileştirme ve şeytanlaştırmadır…

Demokrasimiz; kendi rızamızla verdiğimiz vekalet üzerinden yürütülen vesayetle uygulanan, başkaldıran bireyin ve toplumun özgürlük sınırlarının, ceberrut devlet aygıtlarınca baskı, zulüm ve zorbalıkla sınanıp, istikrar adına da uygulanan şiddetin meşrulaştırıldığı, tahakkümdür aslında!

Hani yani, hali pürmelalimizin follofoş olmuş son durumu, tahakkümün tekinsiz yüzüdür; normalleşmemiz…

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >