Aydınlıkla karanlığın, iyi ile kötünün savaşı hiç biter mi!?

Resim1-28

1981 yapımı Zafere Kaçış filmini hatırlayanınız var mıdır? Bilmeyenler için kısaca film; 2. Dünya Savaşı’nda Nazi subaylarının propaganda amaçlı düzenledikleri ve müttefik savaş esirlerinden oluşan bir ekip ile Alman Milli Takımı’nın futbol karşılaşmasını ve bu arada da müttefik askerlerinin kaçma planlarını konu alır. Maçın ilerleyen dakikalarında hakemin de her şeye göz yumması sonucu müsabaka futbol olmaktan çıkar, neredeyse linçe dönmesine ve devre arasındaki kaçma fırsatına rağmen karşılaşmanın ikinci yarısına çıkılır! Filmin en dokunaklı sahnesi ise finalidir; gösterilen irade karşısında maç sonunda Alman seyircileri bile sahaya inip müttefik oyuncuları stadyumdan kaçırır… 

Nereden çıktı diyenler için, Bursa desem!

Yeşil-Beyaz ile Yeşil-Kırmızı-Beyaz renkli takımların pazar günkü maçı desem!

Ülkenin futbol federasyonun yani TFF’nin kabul ve tescil ettiği adıyla Amedspor’un Bursaspor ile yaptığı ve adına müsabaka denen ucube durum desem! 

Ve Bursaspor-Amedspor maçı öncesi, maç esnası ve maç sonrası yaşanan ağır provokasyon ve ırkçı saldırılara karşı duyarsız ve sessiz kalabilmek mümkün mü? Desem! 

Ve ne yazık ki bizim Bursa’da olanlar bu Hollywood filmindeki gibi mutlu sonlanmıyor! Desem! 

Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri olur mu? Desem! 

Desem de desem!

Baskı ve zorbalık ile kurgulanan demokratik hukuk devleti müsveddesinde; çetelerin kol gezdiği, kötülüğün sıradanlaştığı, korkunun sadece etin içinde kalmadığı, insanın ilk fıtratta barbarlaştığı, gaddarlıkta sınır tanımadığı, şiddetin meşrulaştığı ve ölümün kutsandığı karabasan gibi bir dönem… 

Bilmeyenler için zamanın Gayya kuyusuna aktığı, tarihin karanlık sayfalarındandır, 90’lar! 

Kendini devletin sahibi olarak gören müesses nizam federallerinin derin mafyatik organizasyonunun kirli maşası, bu distopyada dayatılan apokaliptik ideolojinin sopasıdır… Ve bu karanlık dönemle simgeleşmiş ki adıyla çelişik, yargısız infazın faili meşhurudur; “Beyaz Toros” ve “Yeşil”… 

Vicdan, hafıza ve hakikat arasında, bu kadar idrak yoksunu olabilir mi insan? 

Tüm toplumsal erdemler ve ahlaki normların değersizleştirildiği pespaye bir soysuzluk panayırında; bizi öldürmek isteyenlerin ülkesidir, artık bu ülke! 

Ama; “Vicdan hatırladıkça hiç bir suç unutulmaz!” * 

Çok değil 10 gün kadar önce konumuz yine futbol tribünleriydi. Hükümeti istifaya çağıran Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarını hedef alan, seyircisiz maç oynatma da dahil yaptırım uygulayan iktidar ve küçük ortağı, pazar günü Bursaspor-Amedspor maçındaki ağır provokasyona ve ırkçı saldırılara sahip çıktı! Sahaya bıçak, taş, mermiler atıldı, tribünlerde 90’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerle özdeşleşen “Beyaz Toros” fotoğrafları ile “Yeşil” kod adlı JİTEM istihbaratçısı ve kontrgerilla Mahmut Yıldırım’ın posterleri açıldı. 

Hafta sonu Bursa’da şahit olduğumuz ve toplumun her yanını içten içe sarmış şiddet sarmalının hangi boyuta ulaştığı, toplumsal sinir uçlarının nasıl uyarıldığı ve ne gibi sonuçlara yol açabileceğini özellikle de seçim sathı mailine girdiğimiz şu günlerde, elit siyasi zevatımızın çok iyi bildiğini düşünüyorum! 

Bakınız: 7 Haziran 2015 Seçim sonrası neler yaşandı? 

Maalesef bu zevatı muhteremler toplumun kabaran sinir uçlarının dalgalarında sörf yapmayı ve buradan nemalanıp oy devşirmeyi çok severler… 

Antidemokratik rejimlerde futbolla milliyetçilik arasında hep güçlü bir ilişki varola gelmiş ve futbol müsabakaları da hemen her zaman milliyetçi ritüellerin kitlesel bir şekilde icra edildiği “ötekine karşı” gösterilere dönüşebilecek kullanışlı aparatlar olmuştur. 

Otoriterlikten totaliterliğe terfiye hazırlanan iktidarın, toplumu kimlikler üzerinden ayrıştıran, çatışmacı gerilim stratejisinin, devleti ve toplumu kuşatması sonucu, baskıcı ve özgürlükleri daraltan kibirli söylem ve eylemlerinin yansımalarıdır; körelmiş vicdan, yabancılaşma, yitirilen ahlaki ve etik değerler… 

Exitus acta probat! 

Ya sizce? 

Amaca giden her yol mübah mıdır? 

Yaratılan algı, çarpıtılan gerçeklik sonucu içine yuvarlandığımız cinnet hali; kendinden olmayan, kendi gibi olmayan ve kendi gibi eylemeyen herkesi ve her şeyi bir şekilde yok etmeye odaklanmış “Amok koşusuna” dönüşmüş durumda… 

Halbuki;

Farklılıkların bir tehdit unsuru olarak algılanmadığı, zenginlik sayılıp saygı gösterildiği ve onların temel hak ve özgürlük taleplerini ciddiye alan bir anlayışa sahip olmak ve bunu uygulamak, bir arada yaşamanın temel koşulu değil midir? 

Ben ve öteki yok “biz” varız…

Hem mazlum hem zalim hem kurban hem katil, en acımasız olanımız da merhamete en ihtiyaç duyanımız da Biz değil miyiz? Aslında! 

“Kimi günahları ile yükselir, kimi erdemleri ile kaybeder.” **

Artık erdemlerimizle kaybedeceğimiz o noktayı çoktan geçmedik mi? 

Kim bilir? 

__________

*Stefan Zweig’ın Merhamet romanındaki kahramanı Teğmen Hoffmiller’a söylettiği ve edebiyat tarihine geçen sözü 

**Shakespeare