Müneccim Bir Diplomat

İdlip bombalanıyor.

Bir savaş ki kimin silahı kimin belinde belli değil. Her üç aya bir uluslararası anlaşma yapılır. Kimin kime ne söz verdiği, hangi anlaşmaya kimin ne kadar ve ne zaman uyacağını taraflar bile bilmiyor, sanırsınız. Bu kadar görüşmeye, bu kadar iyi niyetli ve barışçıl fikir beyanıyla, bütün dünyayı kardeş edeceklerini düşündürmeye başlatır insanları. Konferanslar, görüşmeler, anlaşmalar, sözleşmeler bittikten sonra her şey aynı tas aynı hamam. Herkes bildiğini okumaya başlar.

Ne mi oluyor?

Herkesin kendini dünya lideri görme halüsinasyonları gördüğü bir Ortadoğu coğrafyasında yaşıyoruz. Birilerinin petrol zengini olması, birilerinin doğalgaz zengini olması, birilerinin geri zekâlı ve uyuyan bir topluluğa sahip olması, birilerinin gerçekten dünya liderliği vasfı taşıması…

Herkes ağa yani.

Gerçekten liderlik vasfı olanlar, kendi ülke çıkarlarını bütün insani değerlerden daha üstün gördüğü bir gerçek. Ya diğerleri: onlar da halkın gözünde kendilerini dünya lideri gösterme çabasında her türlü ödünü vermekle meşguller. Peki, savaş ortamlarında ölen, öldürülen, işkence gören, aç kalan, göçen, yolda kalan, bir parça ekmeğe muhtaç olanından; evlat acısı çeken anne ve babalara… Anne baba hasreti çeken çoluk çocuk… Bunları kim görecek.

Dünya lideri olma iddiasında bulundunuz da ne başardınız. Dünya lideri olanınız ne yaptı ki…

Kaçıp bir yerlere sığınmalarına değil, memlekete tohum gibi saçılmalarıyla, hangi çözüme ulaşılacağı sanılır ki.

Oyun içinde nice oyunlar vardır ki, hayallerimizin bile yetmeyeceğine inanabilirsiniz.

10-12 yıl önce,”Türkiye’ye 15 milyon Arap yerleştirilecek” diyen bir diplomatın müneccim olduğunu sanmıyorum. Her şeyi planla, yönet, kıvamına getir… Biz ne yapıyoruz, anlayamadım. Arapların, Arap ülkelerine göç etmesi daha akılcı ve daha gerçekçi. Bu hem kültürel açıdan hem de Ortadoğu coğrafyasının birliği ve dayanışmasını sağlamak adına anlamlı. Arap ülkeleri Arapları kabul etmiyor. Üstelik Arap ülkelerinin sınırına dayanan Suriyeli de yok. Varsa yoksa Türkiye. Bizi ya çok zengin görüyorlar, ya da çok aptal. Devleti yönetenlerin yufka yürekliliklerinden olduğunu ise hiç düşünmüyorum. Onların sığınacağı başka yerler yokmuş da vs. vs. İnanmam.

Suriye’de çatışmaların en yoğun olduğu yaz günlerinde, Halep kentinin yarısında çatışma yoktu. Çatışmasız bölgelerde Halepliler havuzlarda yüzüyor, keyif çatıyordu. Savaşın olduğu mahallelerle savaşsız mahalleler arasında Berlin duvarı yoktu. Çin Seddi de çok uzaktı. Halep’ten göçenlerin sakin ve huzur içindeki mahallelere değil de daha uzaklara, mesela Türkiye’ye göç etmesini ne ile açıklayabiliriz.

İdlip’ten Türkiye’ye göç etmektense Halep’e gitmenin daha kolay olması neden sağlanamamış ki… Suriyeli, Halep’in de nerede olduğunu bilir, Şam’ın da. Onlar için en bilinmeyen yer Türkiye’dir. Ne hikmetse en çok bulundukları yer de Türkiye’dir.

Bir savaşı yönetemeyebiliriz, diploması yürütme tecrübemiz olmayabilir, ama ‘oldubittiye’ gelmeyecek kadar irade gösteremez miyiz?

Bir sabah, dayanılmaz bir gürültüyle uyandık. Kapı tekme tokat çalınıyor. Kapıyı açtık, hurra içeriye milyonlarca yabancı… Bu kadar.

Arap seviciliği, oynanan oyunların farkında olmamızı engelledi. Memleketin Araplarla dolması, Arap olan Hazreti Muhammed’in şefaatine nail olmamızı sağlayabilirdi. ‘Denemekte fayda var’, ferasetsizliği sanki.

Cemaatlerin ve tarikatların, Arapların Avrupa’ya göçünü daha doğrusu sığınmasını, Avrupa’yı Müslümanlaştırma yolu olarak görmeleri gibi.

Avrupa’ya, Amerika’ya keyfinden dolayı veya misyonerlik faaliyetleri için sığınan tek Müslüman yok. Hepsi de adalet için, karnını doyurmak için sığınıyor. Kendi toprağında açlık ve zorbalık var. Oysa Müslüman’ın adalet aradığı yer; Müslüman’ı yerin dibine batırası bir aşağılamadır.

Kapılarını açmamaları emrini alan Arap ülkeleri kapılarını açmamışlardır. Bu kadar basit…

Sen açmışsın kapını, yüksek doğum potansiyeline sahip insanlara.

İstenen de buydu zaten. Çok kolay gerçekleşmişti. Bilselerdi bu planlamaya on- on beş yıl ayırmazlardı.

Bizim de isteğimiz buymuş gibi gösterilmesi; ‘savaştan kaçanlara kapıları kapatmak bizim misafirperverliğimize sığmaz’, yavanlığı.

Arap ülkeleri kapılarını açmayacaklardı. Kalabalık kitleler halinde dayanacaklardı Türkiye sınırına. İçeri alınmaları için baskı yapılacaktı. Hatta parasal yardım, sözü verilecekti. İçeri alındıktan sonra Avrupa kapıları kapatılacaktı. Kapatıldı.

On beş milyon tamamlanmak üzere. Daha da geliyorlar. Daha da doğuruyorlar.

Müneccim bir diplomatla da biz karşılaşsak ve sorsak: Bu on beş milyon Arap’tan sonra, Ukrayna’dan da doğurganlık oranı yüksek insanların gelme ihtimali nedir, diye.

Genç nesil merak eder.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >