Milliyetçilik çıkmazında sol

Her 24 Nisan öncesi ve sonrası benim gözüm, aklım ve yüreğim daha çok bizim mahalle diyebileceğim sol camiaya takılır kalır.

Takılma dediğim solun soykırım mağduru olmuş halkın yanında nasıl tutum alacağıdır.

Aslında bu yalnızca 24 Nisan öncesi ve sonrasına da değil.

Seyid Rıza ve arkadaşlarının asıldığı 18 Kasım 1937 tarihi, Dersim'e yapılacak kıyım hareket planın Bakanlar Kurulu tarafından imzalandığı 4-5 Mayıs 1937 tarihleri gibi birçok trajik olayın o simge oluş ve başlangıç tarihlerinin yıl dönüm önceleri ve sonralarında da böyledir.

Bu nedenlerle böyle bir takılıp kalma normal değil mi?

Hele ki benim gibi birçoğunun çocukluktan gençliğe daha ilk adım atarken en idealize düşüncelerle tanıştığı o alemin halen çok önemli bir kesiminin milliyetçilik zehrinden kurtulamayışı bu beklentiyi daha da artırır.

Her geçen yıl farkındalığın arttığı sanısı ile bu beklentim biraz daha artar.

Belki umutsuzcadır ama ben bir gün solun bu milliyetçilik zehrinden silkineceğine inanırım.

Belki de sol, hiçbir zaman o zehirden arınamayacak, hiçbir zaman halkların farklılıklarını kavrayamayacak ve hiçbir zaman soykırıma uğramış halkların ne hissettiğini de anlayamadan eriyip yok olacak.

Belki de fark edecek, hissedecek fakat yine de bunu küçümseyecek, önemsemeyecek.

Ve tüm sorunu emek, artı değer ve emperyalizm denkleminde hiçleştirerek marjinal olmaya ve ciddiye alınmamaya devam edecek.

Dedim ya tüm bunlara rağmen ben yine de umutluyum.

Eğer umudumun nerden geldiği merak ediliyorsa;

Bu umut; solun uğruna hayatını verdiği o idealler dünyasından geliyor.

O nedenle sola yönelik eleştirileri vicdan muhasebesi süzgecinden geçirilmeden yapılmasını haksızca bulurum.

Belki bazılarınız baştan bunun bir zafiyet olduğunu ileri sürebilir.

Fakat aşağıdaki birkaç fotoğraf bu durumun pek de öyle olmadığını göstermeye yeter.

Çünkü yalnız rasyonel akılla yapılan analitik çıkarımlar, çoğu zaman vicdanı örteceğinden, hesaba katmayacağı birçok etkeni karartabilir ve düşünce sahibini yanıltabilir.

Bu yanıltma, solu kuru bir ideolojik oluşumdan ibaret görme ile sonuçlandırır ki bu da solu anlamaktan uzaklaştırır.

Haliyle bu sonuç solun mevcut rejimin tüm şiddetini üzerine çekegelmiş ve sürekli mağdur olagelmiş bir taraf olduğunu görünmez kılar.

Bunları görmeden yapılan eleştirinin kendisi haklı olsa dahi onu gölgeler.

Çünkü eleştirilegelen en az o 100 yıllık rejimin kendisi, kontrolü dışındaki solu kendisi için her zaman büyük bir tehlike olarak addedmiştir.

Öyle ki hazırladığı düşman listesinin ilk üç sırasında, onu hiçbir zaman düşürmemiştir.

İster radikal olsun ister liberal olsun eğer rejim için tehlikeli olarak addedilmiş bir sol yapılanma olarak kodlanmışsa artık o rejimin her türlü işkence tezgahına da girmeye adaydır.

Bu adaylık ise; katledilmeden yıllarca en ağır koşullarda bulunmaya, özgürlüğünden yoksun bırakılmadan en insani ihtiyaçlardan mahrum bırakılmaya kadar binbir türlü işkence tezgahının kurbanı oluvermektir.

Bununla yetinilse yine iyidir; işsizlik, evsizlik, ailesiz bırakılma sanki solcuların rutin bir kaderiymiş gibi kabul ettirilmektedir.

Bir de Kürt veya Alevi ise bu cefanın katmerlisini hak ediyor demektir.

Ermeni ise zaten baştan kaybetmiştir.

Yüzbinlerce anne, baba, eş ve çocukların da bu cefadan payını fazlasıyla aldığını da unutmayalım.

Onlar da yıllarca açlık, işsizlik, baskı görmekle kalmaz, tüm imkansızlıklarına rağmen yaz, kış, tipi demeden o cezaevi benim bu cezaevi senin diyerek o yollarda ömür tüketirler.

Bu manzarayı umumiyeye şüphe ile yaklaşan varsa herhangi bir F Tip Cezaevi önüne giderek görmenizi tavsiye ederim. O cezaevlerinin önü böyle anne, baba, eş ve çocuklarla doludur.

Dünden bugüne değişmeyen bu tabloyu ne ergenekon medyası ne de hükümet yanlısı medya görür.

90 yıllık Cumhuriyet anti komünizm üzerine inşa ettiği rejimi hiç değiştirmeden günümüze kadar devam ettirdiğinden bu sola düşman bakışını hiç değiştirmemiştir.

Ettirmekle de kalmamıştır.

Dünya değişse de Türkiye'de bu düşman algısını hiç değiştirmeden bünyesindeki tüm kurumlara sirayet ettirmiştir.

Askeri vesayetin aza indirildiği bugünlerde dahi hükümet kontrolündeki bürokrat ve polislerde sol düşmanlığı hiç azalmaz ve varlığını hep korur.

Bu tabloyu sizlere aktarırken amaçlanan; sol veya solcuları eleştirmekten muaf tutmak değil.

Elbetteki sol eleştirilecek.

Özellikle de sol, soykırımlardaki tutumu nedeniyle bu eleştirilerden en çok payını almalıdır.

Ayrıca eleştiri solun yaşam damarıdır.

Aksi takdirde sol sol olmaktan çıkar.

Fakat bugüne kadar yapılan eleştirilerin çoğu yukarıdaki düşman algısı içselleştirmesini bünyesinde taşıyagelen rejimi arkasına alarak, solu eleştirmenin verdiği dayanılmaz hafiflikle gerçekleşmektedir.

Haliyle bu eleştirilerin çoğu hakaret, nefret ve solu itibarsızlaştırma amacı taşımaktadır.

Böyle olunca da bu eleştirilerin haklı biçimde sol nezdinde hiçbir kıymeti harbiyesi olmamıştır.

Olmadığı gibi zararı da olmuştur.

Çünkü bu tür eleştiriler solda samimi ve doğru eleştirileri dikkate almayan refleksif bir davranış biçimi oluşturmasına bir nevi mazeret oluşturmuştur.

Bu durum solun ülke tarihine ve halklarına olan yabancılığına bir olumsuz katkı daha sunmuştur.

Nasıl diye soracak olursanız, şöyle ki; Solun çok önemli bir kesiminin tarih bilincini, İttihatçıların ve Kemalistlerin son 100 yılda ürettiklerinden oluşturdukları malumdur.

Solun düşmanlık ve hakaretler içeren bu eleştirilerle geliştirdiği refleksif tutum da onu daha çok içe kapanmacı milliyetçi bir güzergaha savurmuştur.

Bu savrulmanın kendisi haklı bir mazeret olarak değil etkenlerden biri olarak zikredilmektedir burada.

Böyle bir savruluşta daha fazla popüler olma ve daha az bir risk alma kaygı ve tercihleri de etkili olmuş olabilir.

Fakat tüm bunların en ağır sonucu; solun Türk milliyetçiliği üzerinden gelecek tasavvurunun evrensel insancıl hukuka tepkiselliğini beraberinde getirmiş olmasıdır.

Birbirlerini tetikleyen bu zincirleme seçimler, solun milliyetçiliğe daha çok sarılmasına ve daha çok sistem içi aracı sorgulanmaksızın içselleştirilmesi ve kullanılmasını normalize etmiştir.

Sol bu güzergahta yol aldıkça da halktan da dünyadan da koptuğunu söylemek abartı olmaz.

Özgürlükçü bir solun hava, su, ekmek kadar bu topraklara gerekliliği ne kadar ortadaysa aynı şekilde solun evrensel sol değerlere kavuşabilmesi için de solun Türk milli ideolojik hatlarından kurtulması o kadar zorunlu görünmektedir.

Düşünün ki o milli kırmızı çizgileri genç yaşında tarumar edebilmiş İbrahim Kaypakkaya ve birkaç eski isim dışında bugün solun ana güzergah hattı resmi öğreti olan kuvvayı milliye ufkunda yol almaktadır.

Farklı olduğunu ileri sürenler dahi, o resmiyet kapanının dışında fikir üretip dolaşıma sokmaktan halen çekinirler.

Halbuki çok değil çok kısa bir zaman önce dahi sol, tarih bilincini milli eğitimin resmi tarih çerçevesinden kurtararak inşa edebilseydi şüpheniz olmasın ki bugün her şey bir başka olurdu.

En azından Türk devlet kurumları ve toplum bu kadar ırkçı, ayrımcı politikaları normalize etmez, düşünce ve ifade özgürlüğü bu kadar baskılanıp, çerçevelenmezdi.

Bu sonucun kendisi dahi; uğruna mücadele edilen halkın özgürlüğü ve eşitliğini daha çok toplumsallaştırır, ırkçılık, nefret ve ayrımcılıkla mücadele küçümsenmezdi.

Böylelikle de her şey nihai çözüm yeri olarak devrim sonrasına havale edilmezdi !

Geçmişin ve bugünün asırlık sorunlarını gelecekteki tali bir zamana havale etmenin aslında onları hiçbir zaman çözmemek anlamına geldiği de görülürdü.

Tüm bunlar görülmediğindendir ki; statükonun, solu ve solcuyu içten içe nasıl kendine dönüştürmeye başladığının farkına varılmaz.

Farkına varılmadıkça bugün bir kesim solu; ırkçılık üzerine yapılanmış ve iktidarı için her şeyi teferruat gören Ergenekon’u, “muhalefet susturuluyor” korosunda görebiliyoruz.

Dünyada kendi katillerine bu kadar yabancılaşmış bir sola da çok az rastlanır.

Bu yüzdendir ki dünyanın bir başka yerinde göremeyeceğiniz bir başka manzaraya yine Türkiye'de rastlarız.

O da nasyonal sağcıların solun ne tarafta yer alacağı parametrelerini deklere edebilme cesaretidir.

Herhalde bu nedenden olsa gerek ki; kontrgerillanın en çok mağdurlarından biri olagelen sol, kontrgerillanın deşifre olduğu şu günlerde bir hak arayıcısı olarak ne kamuoyu önünde ne de bu davalarda birer müdahil olarak görünmez.

Hal böyle olunca; 1915 Ermeni soykırımının, 1937-38 Dersim Soykırımının, Koçgiri, Ağrı, Zilan katliamlarının, 1942 Varlık vergisinin, 1954 Rum-Ermeni katliamlarının hesabını sor(a)mayan, mağdurların haklarının peşine düşmeyen bir sol, haliyle kendi yoldaşlarının katillerinin de peşine düş(e)memektedir.

Soykırım kurbanı halklar için ise resmi tarih bilinci ile harmanlaşmış böyle bir solun diğer siyasi oluşumlardan pek bir farkı bulunmamaktadır.

Hatta bu nedenle Kemalizm ile bağını koparmaya çabalayan sağ liberallerin, soykırım mağduru halklar için daha çok bir çekim alanı olmasına da kimsenin şaşırmaması gerekir.

Tarih boyunca farklı etnik veya inanç sahibi halklar baskılarla bir diğerine angaje edilmesine hep karşı olagelmiş ve kendi farklılığı ile kabul görülmek ve saygı duyulmayı beklemişlerdir.

Soykırım kurbanı halklar ise bu saygıyı bekleyecek çok fazla neden vardır.

Özellikle de soldan.

Bu tarihi sorumluluk nümayiş ve söylemlerde “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganı veya pankartları ile geçiştirilmeyecek ciddiyet taşıdığının farkına varılmasının çoktan zamanı gelmedi mi?

Aynı zamanda “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganın çoğu zaman amaçlanan niyetten bağımsız olarak yüzleşilmesi gereken soykırımların bir nevi üzerini örtmeye veya ötelemeye payanda olabildiğinin zamanı.

Sloganlı bir hayatın ömrü o slogan atılmasına kadardır, sonrasında her şey unutulur ve eski yaşama dönülmüş olunur.

Buradaki asıl sorun bu tarihi görevi böyle bir slogan nazarına indirerek soykırım meselesini geleceğe dönük bir kardeşlik temennisi ile çözebileceğine inanan hatta hallettiğini sanan bir simülasyonla karşı karşıya olunmasıdır.

Böyle olunca da bir süre sonra geleceğe dair kardeşlik temennisinin kendisi dahi anlamını yitirmeye mahkumdur. Çünkü bu temenniler amacını aşarak statükonun devamını ve yeniden üretilmesine hizmet etmekten başka bir yarar ve sonuç doğurmamaktadır.

Solun bu şekilde kendi içine kapanarak ülkeden ve dünyadan yabancılaşmasını sağlayan bir başka esaslı etken de herhalde; rejimin olmazsa olmaz araçlarından şiddeti, solun kutsayarak onu bir mitosa çevirmesi olsa gerek.

Şiddete izafe edilen bu mitos yüzünden sol kendi içinde dahi ufuk açıcı bir düşünsel açılım ve sıçramayı gerçekleştirememektedir. Çünkü görünen o ki sol için şiddet; amaçlar, araçlar ve taktikler skalasının halen en hakim yerinde konumlandırmaktadır.

Ayrıca bu durum solu iktidar adayı olmaktan çıkarıp kendi içine hapsederek giderek muhafazakarlaştırmaktadır.

Çünkü; yargılı ya da yargısız tüm devlet infazları nasıl ki bir cinayet ise, benzer şekilde şiddetin başına devrimci sıfatı iliştirmenin şiddetin niteliğini değiştirmediği gibi mağdurun mağdurluğunu da gidermiyor.

Bugün eleştiri konusu yapılan solun o büyük bir cephesinde sergilenmeye devam eden bu siyasal körlük ve açılımsızlık yalnız soykırımlarda takındığı tutumla da kalmıyor. Ne yazık ki aynı tutukluluk ve siyasal muhafazakarlığı Kürt meselesinin çözümü yolunda atılan bugünlerdeki adımlarda da görebilmekteyiz.

Statüko ve milliyetçilikten kendini kurtarabilmiş bir sol ülkemiz ve dünya için bir umuttur.

YORUM EKLE

Tıkla, Demokrat Haber’e Şimdi Destek Ol >>>