Mega ve Milli...

J. Taylor “Akılsız bir insana akılsız olduğunu anlatmak imkânsızdır. Çünkü akılsız bir insanın akılsız olduğunu anlayabilmesi için de akla ihtiyacı vardır” der.

Egemen söylemden anlaşıldığı üzere, ağır hormonlu ekonomik büyümeyi tercih etmek suretiyle bütçe disiplininden taviz vermek gerekse de, tüm dünyanın kıskandığı ve imrenerek baktığı ‘mega’ projeleri yapma ve uygulama kararımızdan vazgeçmeyeceğiz ve böylelikle dış güçlere karşı iman gücüyle direneceğiz. “Kanal İstanbul” hikâyesi veya masalı bir yana, “dünyanın en büyük havalimanı” serüvenimize bir göz atalım. Atatürk Havalimanının yolcu kapasitesi daha yeni 65 milyondan 80 milyona çıkarılmıştı. Ayrıca işin uzmanları, yetkili ve ilgilileri, Sabiha Gökçen Havalimanının 33 milyon olan yolcu kapasitesinin de yine 70-80 milyona çıkarılabileceği konusunda hemfikirler. Yeni havalimanının iddia edilen 150 milyonluk kapasitesine ancak 10 sene sonra erişebileceği ve şu an 6 fazdan ilk fazın açılmış olduğu gerçeğini bizzat devletin en üst makamlarından işittik. Türkiye’deki 55 havalimanından 45’i zarar ederken, Atatürk Havalimanı her zaman için Türkiye’yi dünyaya açan bir kapı ve gayet kârlı bir havaalanı işletmesi olagelmiştir. Başından beri kusursuz bir rant ve talan mucizesi olan Üçüncü (Yeni) Havalimanı macerasının mantıklı ve verimli hiçbir yanı yoktu. Ekonomist Ege Cansen’e göre, bu projenin yegâne maksadı Atatürk Havalimanından boşalacak mükemmel lokasyona yeni gayrimenkul projelerinin yapılmasının planlanıyor olmasıdır.

Tamam, başlıca Arap turistlerin ilgisi sayesinde turizmde iyi gidiyoruz ve çok ucuzlayan ülkemizi görmek üzere muhtelif dünya vatandaşları akın ediyorlar ama turizm gelirleri noktasında aynı iyimserlikle konuşamıyoruz. Zira her bir yabancı turistin ülkemizde harcadığı tutar 650 dolardan 510 dolara geriledi. Bir türlü ucuz turist çekme ve tesislerimizi kelepir fiyatlara pazarlama sarmalından kendimizi kurtaramıyoruz. Hazıra alıştık ve kapitalizmi hazır tüketim sandık. Öyle ki Türkiye’de satılan otomobillerin %70’i dışarıda üretilen yabancı araçlar, %30’u ise kendi ülkemizde fakat yabancı firmalar tarafından bizim işgücümüz ile ürettirilen yabancı araçlar. Yerli ve milli üretim yapma söylemimiz sadece lafta kalıyor. Üretim ve ihracatımızın da büyük bir kısmı ithal girdi ile gerçekleşiyor. Başta enerji ve tabii kaynaklar olmak üzere Türkiye tarihinde hiçbir zaman bu kadar dışa bağımlı olmamıştı. Bunun yanında, rakamlar gösteriyor ve kanıtlıyor ki, özellikle son 5 senelik zaman süresi içerisinde ülkemize Avrupa ülkelerinden yapılan yatırım sayısı ve tutarı trajik bir şekilde düşerken, Arap ve Körfez ülkelerinin yatırım ve sermayesi adeta çağlayan olup akmış. Bu da pekâlâ Türkiye’nin yöneldiği yol, yön ve istikametin bir başka göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Aynı zamanda önemli dış güç mahfillerinden biri olarak da anılan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin muhtemelen resesyona girmiş olduğunu belirtti. Halihazırda konkordato ilan edilen borçların bankalardaki toplam bedeli 15 milyar lirayı buldu. Öte yandan, Trump açıklandığında bizim bir tür bayram havasıyla karşılamış olduğumuz İran ambargolarından geçici muafiyeti aynen şöyle yorumladı: “Bazı ülkelere süre verdim, çünkü talepte bulundular. Bunu yaptım, çünkü petrol fiyatlarının varil başına 100 veya 150 dolara çıkmasını istemiyorum.” Dünyanın şerifi Trump en az 2 yıl daha gezegenimizin kaderini belirleyecek...

Hatırlatmaya devam edelim. Gezi olaylarının finansörü ve Türkiye’nin en karanlık adamlarından biri ilan edilen Osman Kavala 1 yılı aşkın bir süredir iddianamesi bile hazırlanmadan ve duruşmaya çıkarılmadan hapis hayatını sürdürüyor. Kavala ise bu durumu sükûnetle şu şekilde yorumluyor: “Mühim olan benim tutukluluğum değil, mühim olan benim tutukluluğumun bir örnek teşkil etmesi ve tutuklu yargılamaların son bulmasıdır.”

Carl Sagan’ın şu anlamlı sözlerinin yeri burasıdır; “…Kandırmacalar bazen masumca toplu hezeyanlar şeklinde, bazen de ince hesaplanmış palavralar olarak ortaya çıkar. Genelde bunların kurbanları kendilerini güçlü duygular içinde bulurlar: hayret, korku, açgözlülük… Palavraları gözü kapalı kabul etmek kimi zaman size maddi anlamda pahalıya mal olabilir. Ancak bununla da kalmayıp çok daha tehlikeli sonuçlara varabilir. Palavralara kanan kurbanlara ne kadar sempati duyarsak duyalım devlet ve toplumların eleştirel düşünce yetilerini kaybetmesinin sonu felakettir…”

YORUM EKLE